8/1/2007
Bir Başka Türlü Biyografi
Yazar: Bulunamadı
Sezai Karakoç nüfus kayıtlarına göre 22 Ocak 1933’ te Diyarbakır’ın Ergani
(nüfus kayıtlarında doğum yeri olarak Osmaniye yazılıdır. Osmaniye, o zamanlar,
Ergani’nin merkezine verilen isimdir.)Çocukluğu,babasının işi sebebiyle Ergani,
Maden ve Piran’da geçti.1938 yılında Ergani’de üç ay kadar ilkokul öncesi
ihtiyat sınıfınadevam eden Karakoç, altı yaşındayken ilkokula başladı.1939
güzünden 1940 yazına kadar Piran’da (şimdiki Dicle) kaldığı için ilkokul ikinci
sınıfı orada okumuş,ilkokulu 1944 yılında Ergani’de tamamlamıştır. Maraş
ortaokuluna parasız yatılı olarak kaydoldu.1947’de ortaokulu bitirip,
Gaziantep’te yine parasız yatılı olarak lise öğrenimine başladı.1957’de
Gaziantep Lisesi’nden mezun oldu.Felsefe okumak istediği için İstanbul’a
gitti.Halbuki babasının isteği ve tavsiyesi ilahiyat fakültesine devam
etmesiydi. Kendi imkanlarıyla okuyamayacağını anlayınca, parasız yatılı kısmı
bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girdi.Sınav sonucunu beklerken
Felsefe bölümüne de kaydını yaptırdı. Şayet kazanamasa felsefe
okuyacaktı.Nihayet ekim ayının (1950) sonuna doğru sınav sonuçları
açıklandı.Ankara Siyasal Bilimler Fakültesini kazanarak yüksek öğrenimine
başladı.1955’te, bir yıl gecikmeyle fakültenin mali şubesinden mezun oldu.Erdem
Beyazıt kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Belki bir romanın konusudur Sezai
Karakoç. Ve yazabilmek için de Dostayevski gibi biri olmak lazım. Onun
mizacından kaynaklanan bazı şeyler var’ diyerek Karakoç’un bu zor insan oluşunu
vurgulamaktadır.Karakoç hep güçlüğü omuzlayan bir yaratılışı vardır. Hayatı
boyunca hep zor işlere talip olmuştur. Rejimin hemen hemen dışladığı bir davaya
sahip çıkışı, sermayesiz, parasız pulsuz dergi, hatta günlük gazete çıkarması,
Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da yaşaması…Karakoç, daha çok şair ve
edebiyatçı yönüyle tanınsa da o büyük bir düşünce adamıdır.Bu sistemli ve
faaliyetsel düşüncenin adı Diriliş’tir. Hatıralarından öğrendiğimize göre, daha
dört yaşındayken O’nun zihnini meşgul eden bir düşünce vardı: Allah’ın varlığı
konusu.O, başlangıçta hemen hepimiz gibi aklidi,anne babasından gördüğü gibi
bir imana sahipti.fakat daha o zamanlardan Karakoç bir keskinlik
içindedir.Karakoçun duygu dünyasının yerine oturması yirmi yaşında ‘adeta
infilaklerle’ olmuştur. Otuz yaşında ise, düşüncelerinin her biri, ‘sanki
gerçekliğini cehennem ve cennet arasındaki gerilim atmosferinde’ aramış; ‘her
fikri tek tek yeniden muayene ve duygu cendersinde dönerek’ yaşamaya
başlamıştır.İnançlar, idealler, ta ruhun en iç bölgelerinde, yeniden elden
geçmektedir.Karakoç’a göre idealsiz yaşamak ölümdür. Çünkü, ‘idealin
güçlükleri, hayatın kolaylıklarından daha büyük haz verici bir manevi
zenginliğin kaynağıdır.’Onun en önemli hedeflerinden biri, kendi uygarlığının,
yani inandığı, hakikat olarak benimsediği ve ta özünden kavrayarak ruhuna ve
hayatına geçirdiği, tüm insanlık için de niyet ve arzu ettiği İslam
medeniyetinin tam anlamıyla yaşadığımız çağa yansıtılmasıdır.Sezai Karakoç,
tabiri yerindeyse, kendine özgü bir ekol kurmuş ve bu ekolün temsilciliğini
yürüten,yürütmekte olan bir düşünce adamıdır. Bu ekolün temel dinamiğini
oluşturan düşünce sistemi ise İslamdır. O, dini, ‘varlığın temel kaynağı,
varoluş sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistem’ olarak anlamış,
benimsemiş, bu şekilde anlaşılması için çaba sarfetmiştir. Geliştirdiği bu
düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir.Dirilişi, herhangi bir dergi yada
gazete olarak görüp değerlendirmek de eksik ve yanlış olur. Öyle ki, diriliş
başlı başına bir mekteptir. Ki Karakoç, Diriliş düşüncesini hayata geçirmek
için parti bile kurmuştur.Bu partinin adı Diriliş Partisi’dir. Sanatkar ruhlu
birinin, dahası şair bir insanın parti kurması gerçekten çok garip.Parti
kurulmasının nedenini ise şöyle açıklıyor Sezai Karakoç; ‘Bizim parti kurma
düşüncemiz yeni değildir ve bu birden bire olmamıştır. Parti bizim düşüncemizin
bir parçasıydı. Düşüncelerimiz, belli bir olgunluğa ulaşınca,bunları eyleme
dökecektik.Eğer ben kurmasaydım benden sonra bu düşünceyi sahiplenenler
tarafından kurulacaktı. Bize nasip oldu,biz kurduk’ diyor.Sezai Karakoç’un
düşünürlüğünün yanında belki önünde bir de sanatçılığı vardır ki, bizi asıl
ilgilendiren onun sanatkar yönü ve bunun göstergesi olan edebi
eserleridir.Karakoç, şiirleriyle görünmeye başlamış, bu yolda iyi bir seviye
tutturduktan sonra hikaye ve piyes dallarında da önemli eserlere imza
atmıştır.Bugüne kadar 8 şiir kitabıyla, artık şiir külliyatını büyük ölçüde
oluşturmuş gibi gözüken Sezai Karakoç, yeni şiirimizde, yeni soluklu, geniş
ufuklu bir şair konumundadır.Metafiziğe ve geleneğe özel bir önem veren
şairimiz,şiirinde mistik bir hava sezdirmekten de geri kalmamıştır. İlhamın
çağrışımlarını köklü bir inançla beslemiştir.Son olarak, Sezai Karakoç iyi bir
şair, ufku geniş bir düşünce adamı olmak gibi iki mühim özelliği şahsında
toplamakla beraber bunlara ilaveten şiirin teorik tarafını iyi bilen bir
mütefekkirdir. Edebiyat ve düşünce tarihimizdeki yeri her daim farklı ve güzel
bir kıyıda olacaktır. Sezai Karakoç’un şiiri de tıpkı Mehmed Akif’te olduğu
gibi, Müslüman Türk şiirine bir ucundan özellikle bu şiirin ve sanatın
çağdaşlaşması, çağdaş bir dili kullanması, deyim yerindeyse düzeyini
yükseltmesi ve de komplekslerden, hamasî ya da bir başka söyleyişle mahallî ve
avamî bir üslûp ve edadan sıyrılarak evrensel bir dile erişmesine öncülük ve
önderlik etmiştir.Sezai Karakoç kendi çağında yaşayan sanatın, yazılan şiirin
gerisinde kalmayan, o sanata ve şiire kişisel katkıları bulunan, hatta bazan
mızrağı onun biraz daha ilerisine düşen ve sanatı geleceğe açılan ender
sanatçılardan biridir.O’nun şiirindeki evrensel İslâmî imajı, hiç gözardı
etmeksizin bu şiirin müslüman Anadolu’nun çağdaş sesi olarak
nitelendirilmesinde bizce bir sakınca yoktur. Müslüman Anadolu’nun şiiri Sezai
Karakoç’a kadar ya bölge sanatçılarının deyim yerindeyse kısa mesafeli
ürünlerinde dile gelmiş ya da taşralı bir korku, ürkeklik ve aşağılık
kompleksiyle birlikte terennüm edilebilmiştir. Taşralılığını gizlemeye
çalışarak değil, onu en muteber bir rozet gibi yakasında taşıyarak konuşmuştur.
Üstelik Sezai Karakoç bu taşralı kimliği kendisine acındırmak için
kullananlardan da değildir. Bir onur bir övünç vesilesi edinmiştir.İslâm o
günlere, yani Sezai Karakoç’un şiirini üretmeğe başladığı yıllara kadar, halkın
yaşamını, aristokratların da dilini süsleyen bir olgu idi. Hatta aristokrat
kesim artık ülkede sosyalist cereyanlar esmeğe başladığını görünce, halk
sanılmamak, halktan yana gözükmemek için, halkın dinini de dillerine almaz
olmaya başlamışlardır. İşte Sezai Karakoç’un önemi burada ortaya çıkmaktadır.
Sosyalist eğilimlerin yoğunluğuna ve hâlâ müslümanlığı dilinden düşürmeyen kimi
aristokratın engeline rağmen halk olarak, halktan biri olarak müslümanlığın,
Anadolu müslümanlığının şiirini cesaret ve ileri-görüşlülüğü ile üretmiş,
sürdürmüştür. Kuşkusuz O’nun bu rahat tutumunda çağdaşı olan öteki Türk
şairlerinin rolü de var. Onlar, bazan sosyalist eğilimleri, bazan bohemce ve
hümanist duyguları uğruna halkın safını tutar gözükmektedir. Sezai Karakoç ise
olaya müslümanlık adına sahip çıkanların hemen hemen ilkidir. Garip şiir
akımından sonra Türk şiiri artık biraz daha yaşanılan hayatın şiiri olmağa
başlamıştı. Uzun yılların mirası romantik ve ütopik sanat anlayışı daha rahat
yani daha rasyonel ve realist bir çizgide sürmekteydi. Kısa zaman zarfında bu
uğurda önemli mesafeler katedilmişti.
Artık, ilk bakışta insana çözülmesi daha kolay gözüken, adeta çağrışımsız,
yankılara alışmış kulaklara hatta biraz yavan ve kuru gelen, ama gündelik
hayatın da şiirsel tat verebileceğini öğreten bir şiir yazılıyordu. Bu yeni
şiir tadı özellikle aydın çevreler tarafından kısa zamanda tutuluyor, eski şiir
tadını çoktan unutturuyordu bile.Ülkedeki her türlü değişimin hızına
ulaşabilmek ve onu kavrayabilmek doğrusu beceri isteyen bir iş halini almıştı.
Bu öyle baş döndürücü bir değişimdi ki çok değil, sekiz-on yılda bir, yepyeni
bir boyut kazanıyor, değişik kılıklarla insanların karşısına çıkıyordu.
Daha Birinci Yeni’nin yani Garip şiirinin tadına doğru dürüst ulaşılamadan,
bu şiir daha halka mal olmadan, hemen ikinci Yeni diye bir akımdan söz
ediliyordu. İşte Sezai Karakoç’un şiiri de tam bu sırada doğmuş ve İkinci
Yeni’ciler arasında hatta bu akımı başlatanlarla birlikte anılmaya başlamıştır.
Kuşkusuz konumuz Birinci ya da İkinci Yeni şiirini incelemek değil. Ancak Sezai
Karakoç’un şiirini anlamada ve tanımada yardımcı olur düşüncesiyle kısaca
değiniyoruz. Yoksa özellikle Karakoç şiirinin İslâmîliği konusundaki ipuçlarını
bize bizzat O’nun şiiri verecektir elbette.
Üstelik ne kadar İkinci Yeni şiir akımı içerisinde değerlendirilirse
değerlendirilsin, Sezai Karakoç şiirinin başlı başınalığı, tekliği ve bizim
sözünü ettiğimiz açıdan önderliği hiçbir zaman gizlenemiyecek bir gerçektir.
Birçok bakımdan öteki İkinci Yeni şairleri arasındaki benzerlikler Sezai
Karakoç’ta görülmez. Karakoç hariç -herhalde- İkinci Yeni şairlerinin hiçbiri
müslüman değildir. Ayrıca İkinci Yeni şiirinin iki önemli özelliğini de Sezai
Karakoç şiirinde bulamayız. İkinci Yeni şiiri zaman zaman Dada’cılara yaklaşan bir
anlamsızlık ve gerçeküstücülüğü içerir. Oysa Karakoç’un şiirinde, bunlardan çok
farklı düzlemde anlam ve yoğun bir mistisizm vardır.Ne gariptir ki maddeci bir
sanatın ürünleri anlamsız, metafizik bir sanatın ürünleri anlamlı ve daha
gerçekçidir. Bu çelişki İslâmî özden Karakoç şiirine sıçramış hakikat ışığını,
realizmi, öteki sairlerin maddeciliğininse açmazını kısmen ortaya çıkaran
önemli bir noktadır.Sezai Karakoç şiiri evet daha çok biçimsel olarak bir
İkinci Yeni şiiridir. Ama muhteva olarak çok başka, çok tek başına bir şiirdir.
Sezai Karakoç’un şiiri gerçi önceleri kendi muhitinde bir hayli yadırgandı,
anlaşılamadı. Bunun zorunlu bir kültürel geçiş ya da atlayış dönemi olduğunun
farkına varamayanlar, Karakoç’un diline, yeni biçimdeki ısrarına kızarak onu
dışlamak, gözardı etmek istediler. Ama Karakoç’un soluğunun gücü muhalefetin
gücünü ezdi ve kendini kabul ettirdi.O dönemleri yaşayanlar iyi bilirler; Sezai
Karakoç, kendi muhiti için gerçekten lüks bir şairdi. Onu anlaşılmamakla
suçlayanlar zihinsel olarak epeyce gerilerde kalmış kimselerdi. Ne ki bunlar
Karakoç’un gönül verdiği kendi çevresiydi. Oysa Karakoç’un şiiri zaman zaman
İkinci Yeni şiirinde baş gösteren anlamsızlıkla hiç ülfet etmemişti. O’nun
şiiri artık gün geçtikçe gelişen, gözü açılan kendi çevresince de anlaşılmaya
başladı. Yoğun doğulu motifleriyle adeta modern bir destan, modern bir divan
şiiridir O’nun şiiri. O, Müslümanların şiirini sanki yeni bir dille terennüm
etmiş, İslâm’ın sesini çevresinin dışına işittirebilmiş, nasıl olsa herkesin
yaşayacağını kestirdiği biçimsel yabancılaşmayı önceden ihbar etmiştir.Sezai
Karakoç, tüm değerli şeyler, tüm kalıcı sanatlar gibi, zaman içinde değeri
bilinen bir şiiri yazdı. O’nun şiiri başlangıçta belki de bu yüzden, en azından
kendi çevresince tepkiyle karşılandı. Gerçi entellektüel sanat çevrelerinde
daha ilk ürünlerinden beri lâyık olduğu yeri çoktan edinmiş, hatta solcu
olmadığından dolayı hayıflanmalara neden olmuştur. Arkadaşları bile O’na en
bayağı bir ifadeyle ‘Sezai, bu sağcılar seni anlayamayacaklar’ diyerek çeşitli
imalarda bulunmaktan geri durmamışlardı. Ne ki O, Müslüman bir şairdi; İslâmî
bir şiiri soluyordu, Müslümanlarca değerlendirilmek ve anlaşılmak isteyecekti;
bunda ısrarlıydı.Çok şükür, kısa zamanda uzun mesafeler alındı. Sezai Karakoç
şiiriyle birlikte daha birçok şeyi anlamaya, kavramaya başlayan Müslüman
kuşaklar doğmaya başladı. Türk şiirinde olduğu gibi tüm Türk sanatlarında artık
İslâmî yeni tadlar taşıyan ürünler çoğalmaya başlıyordu. Hatta öyle hızlı bir
değişim çok kısa sürede yaşandı ki, anlaşılmak bir yana, Sezai Karakoç’un
aşıldığından, O’nun sorgulanması gerektiğinden bile söz edilen günler geldi.Bu
değişimi değerlendirmek ayrı konu. Biz Karakoç şiirini değerlendirmek işine
dönelim.
Türkiye’deki yaşama, batılılaşma süreci içerisinde hızla doğululuktan kopan,
geçmişle bağı azalan, kendini yadsımaya başlayan ve geçmiş değerlerinin
birçoğunu yitiren büyük şehirliye, aydın, yazar ve düşünüre, hatta’ büyük
şehirlerin tüm ahalisine karşı, taşralı bir tepkiden doğar Karakoç’un şiiri..
Önce doğululuğu ya da taşralığı bir başka deyişle Anadoluluğu yakasına övünç
duyacağı bir rozet gibi takmaktan çekinmez.
Mehmed Akif’te şark’lılık kaynak araştırması ve sorgulama açısından önemli
bir öğeydi. Sezai Karakoç’ta ise kompleksten kurtulma figürü olarak kullanılır
önceleri:“Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocukGünahlarım kadar ömrüm
vardır.”Doğu-batı çatışması ve farkını şu iki kısa dizeyle nasıl da mükemmel
bir biçimde dile getirir:“Doğu ne batı ne Suvare ve matine”İlk şiirlerinden
başlayarak bu doğu-batı sorgulaması belki biraz da üstad Necip Fazıl’ın Büyük
Doğu idealinden esinlenerek, şairin dilinde bitmez tükenmez bir malzeme olur.
Şairin “Şahdamar” adlı eserindeki “Ötesini Söylemeyeceğim” başlıklı şiir buna
çok güzel bir örnektir.Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe
daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma
entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak
erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve
yabancıların tango’lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar
verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve
tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine
oturmuş melekle-rin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü’min ve mütevekkil
doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi…Sezai Karakoç, ilk şiir kitabı “Körfez”in
yayınlandığı 1959 yılından itibaren altı-yedi yıl içinde, kendini kanıtlamasını
bilmiş ve Türk şiirinde kendine özgün bir yer edinmiştir. 1967-68 yıllarında
ardarda yayınladığı üç şiir kitabı ile de O’nun şiiri artık kendine mahsus
derin bir vadi bulmuştur. O günlerde yazılan en üst düzeyde, en soluklu şiirin
tüm standartlarını haizdir.. Genel olarak sağ’da şiir ve sanat bir ilkellik
içinde akıp giderken bu elbet önemli bir aşama sayılmalıdır. Zaten biraz da
sanatta ilkelliği ve tekdüzeliği ısrarla sürdürenler O’nun şiirine ilk
tepkileri körüklemişlerdir.Her ne kadar modern bir şiiri yazıyor olsa da, en modern
şiir akımının üyeleri arasında sayılsa da, onların arasında geleneksel Türk
şiiriyle, en sıkı irtibata sahip bir şiiri yazmaktadır. Sonraki yıllarda
tıkanıp kalan İkinci Yeni şiirinin geleneğe yapay olarak yaslanma çabaları
yanında Karakoç’un şiiri daha başlangıcından ‘beri geleneksel şiirden sürekli
beslenmiştir. Öteki İkinci Yeni şairleri bu geleneksel zevki çok sonraları
tatmayı deneyeceklerdir. Geleneksel divan şiirinde şairler divanlarına
genellikle Besmele-Hamdele-Salvele üçlemesi ile başlar, münacaat ve naatlarla
sürdürürlerdi şiirlerini, Karakoç büyük bir değişim, bozgun ve yabancılaşmayı
yaşayan toplumunda bu geleneksel sıralamayı tam tersine çevirmiştir. Bir
şiirinde bu poetik espriyi anlatır;
“…
Eski kitaplarında, da Tanrıya yalvarışlar
Yer alırlar buna yakın bir sebeple
Kitabın başında değil
Kitabın sonunda
Eskiler yaşıyorlardı olgun bir toplumda
Herkesin hemen Tanrıyla olacağı bir makamda
O yüzden
Kitaplarının başında yer alır
Tevhidler münacaatlar
Onlar esere Tanrıyı ululamakla başlar
Hazır bulmuşlardır herşeyi önceden
Ve herkes her an dolu saf İslâmla
Bizse sesleniyoruz cehennemden…”
Sezai Karakoç’un çağına, çağının egemen güç ve ideolojilerine yönelttiği
eleştiri olabildiğince sert ve kıyıcıdır. Yaşadığı dönemin hayatı ile geçmişi
mukayese edince müthiş nostaljiler yaşar. O’na göre de, gün günden kötüye
gitmektedir.
Kendi toplumuna yönelttiği objektifin yakaladıkları ise başlangıçta Mehmed
Akif’inkine benzer ciddi ve sağlıklı teşhislerdir:
“Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı göremedim”
Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine
kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir
“Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla
Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş
Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten
bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.
“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin
ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik
bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm’ı Türk
tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif
bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak
görmekten hiç geri durmuyordu.
Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik
bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında
arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının
çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu.
Kuşkusuz Sezai Karakoç’un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek
yanlış olacaktır. Çünkü O’nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde
kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden
şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da
alabiliriz. O’nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz
tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir
şiirdir.
‘Hızırla Kırk Saat’, İslâm tarihine tutulan bir ayna niteliğindedir. Ya da
çağdaş bir mevlid.. Ama yalnızca son Resulûllahın doğumu ve teşrifi için değil,
İslâm’ın doğuşu ya da Kur’an’la tamamlanışı üzerine yazılmış bir mevlid.
İslâm’ın ilk tarihine, önceki resullere de göndermeler yaparak ilerleyen bir
mevlid.
Hz. Adem’den beri İslâm tarihinin kronolojik olarak önemli dönüm notalarına,
peygamberler tarihine işaretlerle birlikte bu destan, Mehdinin gelişi ve
Müslümanları kurtarışı mitolojisine kadar uzayıp gider. Tadına doyum olmayan
şiirsel güzelliği, sağlıklı İslâmî motifler yanında kimi zayıf rivayetlerden
şiire medet arama girişimlerine kadar her yönüyle gerçekle mit arasında yoğun
med ve cezirlere sahne olan bir şiirdir bu.
“Hızırla Kırk Saat” İslâm tarihinden pasajlar, motifler sunarken, Anadolu
mitolojisi ile ilgisini hiç kesmez. Her vesile ile Anadolu insanının İslâm’a,
İslâm tarihine, İslâmî olan her şeye bakışını yorumlar. İslâmî Türk kültürü ve
uygarlığına ulaşır.
“Hızırla Kırk Saat”i okurken onun İslâm tarihine tuttuğu projektörün
aydınlattığı yerde, kimi mekân ve insan isimlerine rağmen, dolaşıp duran bir
Anadolu ruhunu her zaman görmek, hissetmek mümkün. Hızır, yalnızca Hz. Musa’ya,
imtihan için Allah’ın gönderdiği bir “Kul” değildir sanki. Bir semboldür.
Anadolu mitolojisinde daha değişik anlamlar ve ödevler üstlenmiş, hep yaşayan,
hiç ölmeyen bir mehdi’dir adeta. İslâmî sıhhati her zaman tartışılabilse de
Hızır bir Hızır kuşağı prototipi mi acaba? Mehmed Akif’teki Asım’ın rolünü
üstlenmiş bir sembol mü? Halkın kendi gayretsizliği, tenbelliği ve yanlış
tevekkülüne karşı uydurduğu bir ilâhî kurtarıcı mı? Halkın çaresizliğine yetişmesini
umduğu-beklediği bir Allah eri mi? İslâm öğretisinde böyle bir beklentinin
sıhhati tartışılır. Ama ne yazık ki halkın hülyalarına ve itikadına oldukça
sıkı ve sağlam yerleştirilmiş bir motiftir bu Anadolu’da.
“Hızırla Kırk Saat”in tarihsel içeriği yanında “Taha’nın Kitabı”, şairin
kendi çağına tuttuğu bir ayna, bir projektör ödevini üstlenmiştir. İslâm’ın
zengin tarihsel mirasına sahip, çeşitli uygarlıklar yaşayıp sonunda yorgun ve
yenik düşmüş bu uygarlığın bireylerine bir manifesto sunmaktadır sanki. Hızır’ı
Allah’ın seçtiği farzedildiği için bu kez sıradan bir doğu prototipi, ya-ni
Taha seçilmiştir ana motif ve sembol olarak. Taha bir değişime uğramıştır,
ayırdında olmadan uğramıştır üstelik. Şeytanla, yarasalarla, alkadınları ve
bilumum ejderhalarla müthiş bir savaşa tutuşmuştur. Taha yeni çağın, doktorun,
şeytanların karşısındaki savaşında oldukça yorgun ve bitkin düşmüş,
yenilmiştir.
Önce evini yitirmiştir Taha. Bu ev bir bakıma bütün bir vatandır. Ev ölmüştür.
Başkaları (batı) evi tutsak etmiştir. Ev artık topyekun batının toplama
kamplarına hem de gönül rızasıyla akın akın koşup gitmektedir. Yani ev bir
açıdan kendi kendini öldürmektedir. Bu intihara, evi, dünyevî bir muştu,
şeytani bir muştu ikna etmiş, aldatmıştır:
“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde”
Bu anne, Anadolu olmasın? Ve bu annenin “doğar doğmaz âyetlerle karşılanan
çocuğu” yoktur, hiç doğmamaktadır artık.
Mecnun gibi çılgın arayışlar ardındadır şimdi Taha. Başını taştan taşa vurup
dolanmaktadır dervişane. Eyüp Sultan’da, sabır kentlerinde çareler
aranmaktadır. Öyle ki kimi geçici onarımlar geçirir, ama “onarılan saat artık
eski saat değildir. Şiddetli-ateşli hastalıklar yaşar bu arada. Sürekli
geç-mişi ansır. Bir ilk ölümü tadar. Ölümü tadar ki sonunda dirilsin, yeniden
dirilişi yaşasın. Bu diriliş bir farkına varış, geçmişle bütünleşiş “Dört melek
ve Kur’an’la” diriliştir.
Sezai Karakoç’un şiirini derinlemesine tüm boyutlarıyla kavrayabilmek,
yakalayıp anlatabilmek kolay bir iş değil, demiştik. Biz bu çalışma
çerçevesinde, Karakoç şiirindeki İslam olgusunun mahiyetini irdelemeye
çalışıyoruz. Yoksa O’nun şiir sanatı hakkında konuşmak, uzmanlık ister.
Karakoç’un dirilmesini umut ettiği Taha, hem derviş hem devrimci olabilmenin
iç çelişkisini yaşayan hem de günümüzde yaşayan doğulu bir tiptir. Batı
karşısındaki komplekslerini ancak olağanüstü tevekkülüyle yenebilecektir. Oysa
bu değişim, ülkede ve dünyada hızla devam etmiş, yeni Müslüman kuşağı Taha’dan
biraz daha az derviş ama daha devrimci karaktere sahip yetiştirmiştir. Yani
Karakoç’un önerisine uyarak “Şeyhe yaklaşan bir mürit gibi” olmaktan özellikle
sakınmaktadır artık yeni kuşaklar. Eski ku-şaklarca da bu tutumları
terbiyesizlikle, batı etkisinde kalmakla suçlanmaktadır. Sezai Karakoç Tekke-Medrese
ve Eski-Yeni çatışmasında reyini Tekke ve Eski yönünde kullanmaktan hiç
kaçınmaz. Hatta konuyu fazla tartışmaya hiç yanaşmaz. Doğru, kendisinin
saptadığı istikamettedir. Sürer atını bu istikamette; kulak asmaz hiçbir
muhalefete.. Bu yüzden olsa gerek tipik Türk eğilimi gibi peşin ve çabuk
kabullerin şiiridir O’nun şiiri. İnkâra pek yer yoktur. İnkâr, O’na göre, adeta
her zaman menfidir. Kabul’deki yumuşaklık inkâr’da yoktur.
Sezai Karakoç’un şiiri iki ana damardan akıp gider. Biri bağımsız şiirlerini
topladığı Körfez, Şahdamar, Sesler ve Şiirler IV adlı kitaplarında
toplanmıştır. Daha çok insan tekinin yaşama serüvenine yönelik, bireysel
sorunlara eğilmeleriyle dikkatleri çeken çalışmalardır. Öteki tür şiirleri
Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Leylâ ile Mecnun
deyim yerindeyse destansı, öz ve biçim olarak geleneksel yapıya yaslanan,
bağımlı yahut bağlantılı şiirlerdir.
Bu, O’nun şiirinin ne denli zengin malzemeye ve güçlü soluğa sahip olduğunu
göstermektedir. O’nun şiirinin beslendiği damarlar, insanlığın yara-tılışından,
yani İslâm’ın en eski tarihinden Hz.Adem’den başlayarak sürüp gelen ve kaynağı
doğulu olan tüm beşeri serüvenleri kapsar. Bu serüven içinde Anadolu, Anadolu
içinde de Güney Doğu Anadolu insanı özel bir yer tutar. Bununla birlikte doğu
ile batı arasındaki yahut hak ile bâtıl arasındaki ezelî çatışmayı hiç ihmal
etmeksizin sergiler ve doğu lehine tezler, savunmalar ortaya koyar.
Sezai Karakoç’un şiirine gerçekten tüm bir İslâm tarihi, tüm bir Müslüman Türk
tarihi imgeler, değinmeler, imajlar, çağrıştırmalar, anıştırmalar halinde
serpiştirilmiştir.
Kısacası O’nun şiir malzemesi için bitmez tükenmez bir kültür kaynağı
mevcuttur. Belki bu yüzden -bizce- çağdaşı öteki şairlerin tümünden daha uzun
vadeli bir şiiri üretmiştir işte. “Gül Muştusu” adlı eserinden seçilmiş birkaç
dize zikretmeden geçemeyeceğim:
“ îlgim yok benim bu erken ağarmış suçlarla”
“Ah yüzü kurumuş bir bağın çalı çırpısına dönmüş
yaşlı kadınlar korusu”
“benim kadınlarım
konuşmamaları bile bir tarih olan”
“bir ilgi var ölenle bulut
doğanla güneş arasında”
“baharın salavatı güller”
“Yıldızlarının yere yakınlığından
fazlalaşmış akıl hastalan”
“ve dağa ılık bir banyo ikindi”
Bizce Sezai Karakoç’un en gündelik, en sıradan şeyler üzerine söylediklerinde bile,
en genel, en herkese göre olan duyguların altında bile ya İslâmî, ya doğulu,
ya, Anadolu’lu ya da taşralı bir ilgiyi, bir bağlantıyı hemen
yakalayabilirsiniz. Yukarıdaki dizeleri örnek olsun diye rasgele seçtim.
Sezai Karakoç ellili yıllardan seksenli yıllara değin sürdürdüğü şiir
çalışmalarında, kendi stilini oturmuş ve belli bir düzeyi her zaman muhafaza
etmesini bilmiş, gelişim çizgisinde önemli sapmaları olmayan ender şairlerden
birisidir. Yaşamı, düşü ve hülyalarıyla çizdiği insan tipi, bozgunun şaşkınlığını,
fethin sarhoşluğunu yasayan kendi halkıdır.
İlk şiirlerinden son şiirlerine değin vurucu gücünü yoğunlaştırıp hep
hedeflediği noktayı dövmüştür. Örneğin “Şiirler IV” kitabında yer alan ve belki
Karakoç’un son bağımsız şiirleri içinde en başarılısı olan “Fecir Devleti”
O’nun şiirinin, dünya görüşünün bir bakıma bir özeti niteliğindedir.
Karakoç “Fecir Devleti” şiirinde ilkin ulusunun bir bozgun sonunda
bo-yunduruğuna teslim edildiği yabancı bir uygarlığı (“Fırtına öncesi bir
uygarlık”) yargılar. Sonra kendi halkının hakikatini saptar:
“Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı
Fetih veya bozgun.”
Şair, Yahya Kemalle “Bozgunda bir fetih düşü” gören ulusunun, bir gün ortaya
çıkıveren (nasıl olacaksa) birileri tarafından kurtarılacağına, yeni fetihler
yaşayacağına yürekten inanmaktadır:
“Bir fecrin erleri
Batmış medeniyetimizin
Ruhumuzun arkeologları
Çıkıp çıkıp bir lânetli geceden
Geliyorlar”
Onlara o erlere “ışık tut rabbim” diye yalvarır.
“Kur’anın aydınlığını yay gönlümüze
Peygamber duasını eş et bize…”
Şair bu ve benzeri düşleri görmekten her zaman hoşnuttur. Toplumunun yabancı
boyunduruğundan kurtulacağına yürekten inanmaktadır. Şair zaten her şeye
inanmaktadır. Umutlu değildir pek, çok zaman kötümserdir, ama inanmaktadır.
O’nun şiiri sadece içinde İslâmî imajlar taşıyan bir şiir değil, baştanbaşa
İslâmî özlemlerle bezeli bir şiirdir. Ancak bu özlem zaman zaman bir geçmişe
özleme dönüşmekte, hiç de İslâmî olmayan belki biraz Türk karakteri taşıyan
kimi unsurları da içine alabilmektedir. Halkının masum olduğuna inanan bir şair
için doğal bir tutum olsa gerek bu. Çünkü suçlu, Batıdır, sömürgecilerdir ve
yeni olan her şeydir. Bazan geçmişin kabahatlerine de yaklaşacak olur şair. Ama
bunun üstünde fazlaca durmaz. Çünkü O’na göre şu anda karşıdaki düşmanı,
yabancı’yı hesaba çekmeli, onu yargılamalıdır.
Şairin bu nostaljik tepkisi herhalde daha çok tartışmalara neden olaçaktır.
Yoğun bir gelenekçi muhteva ile en çağdaş, en modern şiir biçimi ve dilini yan
yana düşünebilmeye alışmalıyız Sezai Karakoç şiirini anlayabilmek için. Bu
bakımdan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde, Müslümanların şiirini çağdaş
standartlar düzeyine eriştiren hatta zaman zaman onu aşan, ona yol gösteren bir
şiirdir O’nun şiiri. Hayat ile sanatı, sanat ile şiiri bütünleştiren, bunun
tevhidini yaşatan bir sür.
“Hiç evlenmeyecek olan onlardır” der, Karakoç bir dizesinde.
Kimler?… Şairin kendisi, melekler ve Hızır mı?
Onun şiirindeki “Suna” da “Leylâ” da hep aynı imajdır. Fakat nedir bu imaj?
Platonik aşkın tanımladığı gibi insandan Tanrı’ya bir geçiş, bir Vahdet-i vucûd
mu?..
Evet biraz Hallaç, biraz Muhiddin, Mevlânâ ve Yunus… işte şairin etki
kaynakları…
Açık söylemek gerekirse O’nun şiirindeki mistisizmin tutulacak bir yanı yoktur.
Ama böylesine bir ortamdan “Diriliş muştusu” gibi bir direnişi üreten ve öneren
öncü tutumunu da unutmamak gerekir. Umulur ki sonraki kuşaklar bu dinamizme
yaslanarak daha taze ve yeni ve daha sağlıklı İslâmî yorumlara ulaşabilsinler.
Sezai Karakoç şiirinin seyir çizgisini oluşturan eğri, bizim taraftar
olmadığımız bir eğilim göstererek düşüş yönüne doğru ilerler. O’nun
başlangıçtaki şiirleri daha kavgacı ve dirençli iken, bu direnç, sonraki
şiirlerinde giderek kırılır. Şair sanki bu kırıklığı gizlemek için mistisizme
ve yanlış bir tevekküle biraz daha yaslanır. Umutsuzluğu artar. Ama bazan bir
umut patlaması da gözlenir. Fakat ikisi; umut da, umutsuzluk da mübalağalıdır.
Sahici bir mecnunlaşmayı yaşıyordur şair adeta. Kolu kanadı kırık, bir lokma
bir hırkaya razı ve azıcık direnç yerine kucaklar dolusu bedbinlik, gözü yaşlı
yakarışlar, çabuk teslimiyetler şairin duçar olduğu duyarlıklardır. Kuşkusuz
şair Allah’a sığınmayı ve yakarmayı hayatının ve şiirinin hiçbir döneminde
terketmemiştir, ihmal etmemiştir. Ama şiirinin gelişim çizgisi kavgayı
mücadeleyi terkedip, Leylâ’sını aramaya bile artık bir son verip, uçsuz
bucaksız çöllerde hedefsiz dolaşmayı daha çok tercih eder gibi gözüktü bize.
Bunu en son şiir kitabı “Leylâ ile Mecnun”dan çıkarsamamız mümkün. Gerçekten
“Leylâ ile Mecnun”un O’nun en son kitabı olması bu konuda manidardır.