24/1/2007
Çağın Ufkunda Duran Adam
Yazar: Yunus Nadir Eraslan
“Sanat, şüphesiz insanın geçimini ve üremesini sağlayan faaliyetlerin üstünde, gaye olmaya daha yakın bir mahiyet taşımaktadır. Ama Tanrının sanatı önünde insan sanatı fazladan olarak bir şey getirecek değildir. İnsan bizzat kendisi Tanrının eşsiz sanatından bir örnektir. İnsan sanatı tanrının sanatının gönüle vuran yankılarından doğmakta, onun tükenmez kaynağından beslenmektedir. Tanrının sanatına ermeyen insan veya sanatçının kalıcı bir sanat eseri bırakmasına imkân yoktur. İçinde bulunduğu büyük sanattan habersiz bir sanatçı, kör mimar ve sağır musikişinas imajından da çok yoksun bir imajdır. Çünkü kör mimarın iç gözü görebilir, sağır musikişinasın ruh kulağı duyabilir, ama Tanrının her an mucizelerle dipdiri kaynaşan sanatını duymayan gönülden en ufak bir sanat kıpırtısı beklenemez. Gerçek sanat, Tanrının sanatına götürecektir. Bu bakımdan insanın yaratılış sırrına yakın bir soydan meydana gelmiştir, ama sanatın özündeki ilahi hayranlık duygusu veya sanat duygularındaki arılık derecesi yüzde yüz değildir. Tanrıya doğrudan doğruya yönelememektedir her zaman sanat duygusu. Kimi zaman da Tanrının eserlerine olan hayranlık, O’na olan sonsuz aşka bir engel olmaktadır. İnsan eşyaya takılmakta ve asıl hedeften geri kalmaktadır. Bu bakımdan sanatı saf bir ab-ı hayat kabul etmek mümkün değildir. Belki sanat bulanık bir ab-ı hayattır. Marifet de o bulanıklık içinden saf olanı ayırabilmekte.”[1]
Müslüman sanatçının kimliğini ve hassasiyetini sorguladığımız yıllardı seksenli yıllar. Yukarıda alıntıladığım metin o yıllarda altını çizdiğim satırlardır. Üstat Karakoç’un tüm sanat hayatını uğruna adadığına inandığım yüce bir gaye-i hayalin etrafında tıpkı bir ateşböceği misali bir ömrü tüketmeyi göze aldığının resmidir. Kutsal sanatın yörüngesinde hiç yorulmadan dönenen çağdaş derviş Sezai Karakoç, sanata ve hayata karşı duruşunu da kutsalla kurduğu bağların neticesinde belirlemiştir. O’na göre kutsalın gelecek nesle aktarılmasında sanatçı bir nirengi noktasıdır. Bu bağlamda, sanatın hakikati algılama sürecinde verilen ürünlerden öte başka bir gayeye hizmet edemeyeceği gerçeğinin altını çizerken, verdiği ürünler de bir arayışın değil bir buluşun neticesidir. Böyle ürünler edebiyatımızda ender rastlanan ürünlerdir. Zira arayıştan neşet eden ürünler insanı ve insanlığı bir çıkmazın eşiğine getirmiştir. Sezai Karakoç’un hiçbir eserinde böyle bir çıkmazı tespit etmek mümkün olmadığı gibi sanki onun her kitabı yalnızca bir kitabı anlamak için kaleme alınmıştır. Bu mecrada seyrini sürdüren sanatçı artık kelimeleri yaratan Tanrının insana bahşettiği anlam evrenini müşahede makamındadır. Sezai Karakoç’un bize kazandırdığı ürünler salt bir edebiyat kaygısından çok uzaktır-ki böyle bir makamdan seslenen kişinin belagat yetersizliğinden söz edilemez.
Kanımca O’nu ikinci yeniden ayıran nedenlerin başında yukarıda yaptığımız açıklamalar en ön sırada yer alır. Zaten Fransa geleneğinden neşet bir dergi etrafında toplaşıp poetika üretmek ya da sanat icra etmek belki de üstat için ilahi sanata karşı bir manifesto olarak da algılanmış olabilir. Zaten çağdaş edebiyatın yaptığı da budur. Tanrıyı merkezden alıp yerine insandan neşet bir sanatı merkeze koyan batı uygarlığı insanı Tanrısal kılmaktan bir adım öte gidememiştir. Sezai Karakoç’un tüm eylemleri bu gidişata bir başkaldırıdır. Sanatçı sahih bir kaynağın bilgesidir. Ancak böyle olduğu müddetçe çağını yorumlayabilir. Ben daha on yedi yaşımda toy bir delikanlıyken O’nun “Ruhun Dirilişi” nam eserini elime aldığımda üstadın elimden tuttuğunu hissetim. Bana şöyle dedi: “- Ey genç, felsefenin karanlık caddelerinde gezinirken, derin kuyular vardır; o kuyuları göremezsin. Seni ansızın yutarlar. Dikkatli ol, her kuyudan farklı sesler gelir. O sesleri iyi dinle kulağın o seslere alışsın ki dipsiz şüphe kuyularına düşmeyesin. Bir bir söyledi kuyuları bana. Nietzsche’nin, Sartre’ın ve Camus’nün kuyularını ben O’ndan öğrendim. Yine üstaddan bir alıntıyla devam edelim. “Sartre, bir bakıma Camus’nün içi dışına çevrilmiş şeklidir. O, Camus’nün aksine, insanın tam bağımsız ve hür olduğunu kabul etti. “İnsan kendini yapar”, ” insan kendini seçerken başkalarını da seçer” derken, insanı içine girdiği veya içinde dolaştığı her olgudan sorumlu tuttu. Kaderi inkar etmekle kalmayarak dış şartları da tanımak istemedi. Bu çizdiğimiz Sartre portresi, elbet komünizme iyice angaje olduğu dönemden önceki Sartre’a aittir. Yani aynı sıkıntıdan çıktıkları halde, Camüs’nün donuk “yabancı”sı ile, Sartre’ın ruhun kendi varoluş uçurumunda duyduğu “bulantı”sının ortaya çıktığı zamanlardan başlayarak bütün büyük eserlerini içine alan ve asıl Sartre diyeceğimiz dönemine ait. Bu Sartre bir nevi mutezile düşüncelerini andırmaktadır!”[2] İşte yazarla el ele dolaştığınız anlardır bu anlar. Okur ile yazar arasında kurulan ünsiyet hayatın karanlık caddelerinde karşıya atlayamayacağınız kadar geniş çukurları geçmekte yardımcı olabiliyorsa muhkem bir bağa dönüşecektir. Bu bağlamda sanatçı geçmiş ile yeni nesil arasında kadim bir köprüdür de…
Sezai Karakoç’un bütün metinlerinde toplumun önünü açan ve adeta ufuktan geleceği müjdeleyen bir sesin ünlediğini duyarsınız. Bu umut yüreklere serpilen diriliş muştusudur. Bu ses Hıra’da yankılanan ilahi sesin Müslüman sanatçıya tevarüs eden yankısıdır. Bu ses sanatı ebedi kılmak saçmalığıyla değil de gerçek ebedinin sanatını ifade etmek adına yapılan bir diriliş eylemidir. O’nun tüm eserleri müslüman sanatçı gözüyle yaşadığı çağın bir yorumudur.
Üstattan kelam edip şiirlerinden bahsetmemek büyük haksızlık olur elbet. O’nun şiirleri de bir oluşun, olgunlaşmanın meyvesidir. Onun metinlerine aşina olan okurda, şiirlerinde gezinirken sanki bir mimarın iki farklı eserinde dolaşıyor hissi uyanır. Evet, birden insanın içine girer gibi olursunuz. Metinlerinde sizi kurduğu köprüden geçiren şair, şiirlerinde sizi içine alır adeta. Bir insanın içine girer gibi girersiniz Karakoç’un şiirlerine. İşte Monna Rosa’nın efsaneleşmesi de bundandır. O bir durumun, bir olayın şairi değildir. Bizlere öyle bildik hikâyeler anlatmaz şiirlerinde. Monna Rosa’da öyledir. Toy bir delikanlının ağzından dökülen sözlerin devrin bulvar edebiyatının çok ötesinde imajlar taşıdığı bir vakıadır. Daha o yıllarda şairin konumlandığı yeri ifade etmesi açısından da önemlidir. Mahreme arkasını dönerek mecaz bir dille aşka geçit aramıştır belki de. Mecaz aşkın dilidir; aşkı mecazsız ifade eden şairler Süleymaniye’yi fotoğrafına bakarak tarif etmeye kalkmışlardır(!) Yakın zamanlarda da Monna Rosa’yı paparazzi mantığıyla değerlendirmeye çalışanlar olmuştur. Onlar kendilerince aşkı dokunulur kılmışlardır güya. Ne büyük tevafuktur ki üstat sanki bu olacakların cevabını daha o yıllarda ikinci dörtlükte vermiştir.
/ Ulur aya karşı kirli çakallar
Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa
Monna Rosa bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar./
Hülasa Sezai Karakoç şiiri bize insanın yeryüzü maceralarını anlatır. Elbette düz yazılarında olduğu gibi şiirlerinde de insanın olgunlaşma sürecine şahit olursunuz. O, örneklik vazifesinin şuurunda bir şair olmanın çilesini çeken ve çekmeye devam eden şairdir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen 2006 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün üstada verildiği haberini duyduğumda yaşadıklarım buruk bir sevinçti sadece. Ne ki O, ödül alan değil, ödül verebilecek tek şahsiyettir. Soruyorum, Karakoç�tan ödül almayı kim istemez ki?
[1] “Ruhun Dirilişi” sayfa 80, Diriliş Yayınları 1979 nüshası
[2] “Ruhun Dirilişi” sayfa 97
kaynak: dergibi.com