« Önceki | Sonraki »

8/1/2007

Diriliş Aynasında Doğan Güneş

Yazar: Mehmed Tahiroğlu

 

"Diriliş"in ilk sayısı bir diriliş ayı olan Nisan (1960) da çıkar. "Diriliş'' imzasıyla konan ilkyazı "Samanyolunda Veba" başlığını taşır. Bu yazıda, "İnsanhk"ın tarihî misyonu ele alınır. İnsan niçin varolduğunu unutmuştur, ama yeniden hatırlayacak ve varoluş gayesine dönecek, ona göre hazırlanacaktır. Çağın bütün ölümsüz şartlarına rağmen bu konuda kötümser değildir. Diriliş, "Uzak olsun kötümserlik! Değil mi ki her medeniyet toz toprağa bulandıktan sonra, yeni bir basübadelmevt vardır. Değil mi ki insanlık her ölüm çırpınışından sonra küllerin altından dipdiri çıkmıştır. Korkulacak bir şey yok. Belki bir noktadan bir çıkış olur. Üstümüzdeki tozu toprağı silkiyor muyuz? Bizden umut. Umuyoruz ki Gelen Çağda ve büyük insanlık pramidinde, bizim neslimiz, sorunun mutlak olarak gerçek (hakikat)le ilgili bulunması yüzünden de biraz, gerçek ve sonsuza uzanmış ve kendisinden sonraki bütün hareketleri kendi hareketinin farkları olarak belirlemiş bir Diriliş nesli olacaktır...(1)

Birinci sayının ikinci yazısı ise "Ölümden Sonra Dirilme". Sezai Karakoç imzasını taşıyan bu yazıda ölümden sonra dirilmenin tarihî bir değerlendirilmesi yapılır, "Öbür dünyaya, ölülerin tekrar dirileceğine inanmak, ilk insandan günümüze kadar (öyle de gideceğe benzer) bir insanî, tarihî çizgi. Bu çizgiyi yok saymak, tarihi kalın bir renginden mahrum etmek olur." denir. Çağın birçok seçkin düşünürünün bu konuya müsbet anlamda yaklaşmaya başladıkları belirtilen yazı, şu sözlerle son bulur: "Bu, seçkin insanlarla halk için (orta aydınlarla, orta aydınların doktrini olan bir doktrin hariç) en önemli konu oladursun, tarih içinde de, ölüler gittikçe sıkışmakta, ölüm ülkesi yavaş yavaş kabarmaktadır. Yoğunlaştıkça kokusu gelecektir. Nitekim, ölüm kokusu ve korkusu çağımızı sarmıştır. Yerin altında yer kalmayınca ölüler dirilecektir."(2)
Üçüncü yazı yine Sezai Karakoç'un, ama Mehmet Yasin imzasını taşımaktadır. "İslâm ve Tarih" başlıklı yazı, diğer dinlerle İslâm'ın tarih anlayışını değerlendirir. "Öbür dinlere göre tarih bir eşyadır, bir objedir. İslama göre, tarih mükellef, tarih muhatabtır. Velisi insan olan bir çocuktur tarih. İslama göre tarih tıpkı insandır. İslâm, tarihin gelecekte de kaymaması ve sap¬maması için, sırf dini, ahlâkî, içtimaî, hukukî, siyasî, iktisadî kaideleriyle onu kontrol eder, teftiş eder. Her cuma hutbesinde, tarihten hesap ve biat ister. Geçmişini temizlediği ve her anını murakabesine aldığı ve bir misyona lâyık bir kafa ve ahlâka sahip kıldığı tarihi artık serbestçe olmaya, müesseselerini kurmaya, işini yapmaya bırakır. Onun geleceğine inanır, iyimserdir."(3) İslâm, kuvvetli olduğu zamanlar tarihe hep yön çizmiş, onu sürekli sorumlu kılmıştır ama sonraları oyuna gelmiş, hükümran¬lığını kaybetmiştir. Tarihin eline esir düşmüştür. Her düşüşün bir kalkışı vardır. Yazar, burada hiç umutsuz değildir. İslâm, ilkin kurtulacak, hürlüğüne kavuşacak, sonra da kurtaracak ve hür edecektir.
"İslâm, insanlık için nihâî inkılâba gebedir. Tarih bitmemiştir ve mümkündür ki, İslâm, tarihten biat isteyecektir. Her hac hareketinde insanlığı kurtaracak tarihî hitabe beklenebilir. Ve bu âhir saate kadar beklenebilir. Ahir saatse henüz gelmemiştir."(4)
Diriliş'in ilk sayısının sekizinci sahifesinde "İslâm ve Tarih" yazısının sonunda bir "Başsağlığı" haberi yer alıyor Haber şöyle:
Batan bir Güneş
Dergimiz makinada iken,
Bediüzzaman Hz. lerinin
ebedî hayata geçtiğini haber aldık.
Said-i Nursi Hz.lerine rahmet
ve islâm âlemine başsağlığı dileriz.
On dokuz yıl sonra Diriliş beşinci dönemine başlayacaktır. Beşinci dönemin ilk sayısında yani 3 Ekim 1979 sayı 61'de de bir "Başsağlığı" haberi yer alır. Her batan güneş bir doğuşa gebedir. Bu doğuşları da sonra seyredelim.

 

3 Ekim 1979, Diriliş'in be­şinci dönem tarihi, 61. sayısı­nın çıkış günü. Bu sayısında bir mektubu var dirilişin. Şöyle diyor bu mektubunda:



"İnsanlığa çökmüş gecenin gündüze dönüşmesi, beklenen fecrin doğması, örtülmüş kavramların açıklanması, gizlenmiş hakikatlerin açılması, ruhlar barışının geri dönmesi, hakikat kültür ve medeniyetinin yeniden çiçeklenmesi için, se­ninle birlikte ve benimle birlik­te yola çıkmış bir yolcudur Diriliş. Onu bir dergi sanma. O sadece bir dergi değildir. Araçları amaçlarla bir sayma. Araçlar, amaç içindir ve ancak bu anlamda değerlidir.
Araçların hakkını vermek­te ve hiç birine takılıp kalma­malısın, takılıp kalmamalıyız. Ve kişiler, kim olurlarsa olsun­lar, aciz ve fâni varlıklardır. Onları putlaştırmamalı. Ancak birer hizmet eri olarak düşün­meliyiz onları. Bir nöbet nefe­ri. Gün gelince, her gerçek hiz­met eri, nöbeti, gönül rahatlı­ğıyla devreder. Kimse bu dün­yada ebedi kalıcı değildir.
İnsanlara gurur gelmesin, acizliklerini unutmasınlar diye Allah, ölümü yarattı. Bunu hiç unutmayarak, saatleri ve daki­kaları, zamanı tam anlamıyla değerlendirmek; işte bu dün­yada bize düşen budur. Bun­dan ötesi bize ait değil.

"İnsanlık, bir diriliş arayıcılığı içindedir. İçine düştüğü derin bunalımdan kurtulmak için çırpınıp durmaktadır. Oysa, çoğu kez diriliş ruhu, yanı-başında umulmadık bir çerçe­vede filizlenip durmaktadır. İnsanoğlunun bugüne kadar getirdiği bütün değerlerden bir zerreyi bile feda etmek iste­meyen bir dikkatle, yavaş fa­kat güvenli bir şekilde gelişip büyümektedir. İnsanlar onu hemen göremiyorsa, bu onu umdukları yerde bulamamalarındandır. Ama, hikmet, bize, umduğumuz yerde değil, bul­duğumuz yerde hakikate ve diriliş ruhuna sarılmamızı bu­yurmaktadır. Yoksa, ilahî ira­de ve takdirin bir nevi inkar­cısı olmuş ve yüceliğine erme­ğe çalışan idrakimize gölge ve pas düşürmüş bulunuruz.
"İslâm’ın dirilisi, insanlığın dirilişi ile içiçedir. İnsanoğlu­nun kireçleşmiş inanç damarlarını genişletmek, tıkanmış düşünme yollarını açmak, na­sırlaşmış duyarlığını uyandırmak, darlaşmış ahlâk ve dav­ranış dünyasını kısırlık ve katı­lıktan kurtarmak, öç ve kin ye­rine sevgi ve af, barış ve bağış­lama duygularını kanatlandır­mak, kolay olan öldürücü yo­lu değil, zor da olsa diriltici yolu seçmek, hakikati bulmak­la sonsuz arzulu ve iradeli, buldurmakta sonsuz sabırlı ve tahamüllü olmak, güçlü insanların başvurduğu derinden ve ruh tan kavrama yöntemin i kullanmak suretiyle İslamın di­rilişi, yani insanlığın dirilişi idealini gerçekleştirmek. İşte, beklenen yeni insanı getirecek olan usulün ana çizgileri.
"Tarih, tabiat, zaman ve insan ilişkileri, yeniden, hil­kat ve fıtrat kanunlarına uya­cak şekilde düzenlensin tu­tumumuzla. Aşkımız, Nemrudun ateşine ateş değil, Hz. İbrahim’in gül bahçesine su ta­şımak askı olsun."(1)

Dirilişin bu mektubundan sonra, ilk sayısında olduğu gibi bir göç haberi yer alıyor:

RAHMETE KAVUŞAN
"Pakistan'da, bir ömür bo­yu, İslâm uğruna savaş vermiş düşünce ve dava adamı Mevdudi'nin ölüm haberi geldiğin­de, Dergimiz baskıdaydı.
Kendisine Alllah’tan rah­met diler, değerlendirmeleri, eleştirileri ve bütün dünyada kalacak şeyleri şu an için bir yana bırakarak, bütün müslümanların başı sağ olsun deriz. İslâm için iyi niyetle çalışan her kişi, dünyadan daha de­ğerlidir. "(2)

Diriliş, bu nisbi ölümün arkasından, ölüm haberinden sonra, bir Diriliş Muştusu sunuyor. "Umutsuzluk Yuvası ya da Çerag" başlığı altında verilen bu muştuda şunlar var:
"İnsanoğlu, kimi zaman, umut coşkunu bir hurma ağa­cı gibi yemişle yüklü, kimi za­man da, susuzluktan kurumuş ve çatlamış bir kaya gibi kısır, yoksul bir mahrumluk anıtıdır. Bir vakit, ufkunun eserlerle donandığını görmek mutlulu­ğuna erer, bir vakit de umut­suzluktan her imkanın tüken­diği duygusuna kapılır.

"... umutsuzluk çizgisinde bir ak benek belirir kimi zaman. Bir ışık zerreciğidir bu. Çoğu kez, insanlar onu gör­mez, ya da görmezlikten gelir. O aklık, o parlaklık, gittikçe büyür. Karanlığa alışmış yarasa gözlüler ondan rahatsız olur ve onu söndürmek ve boğmak is­terler. Kimi gözler de kamaşır, bu kamaşma yüzünden ortalı­ğı bir an görememenin suçunu o ışık kabarcığına yüklemeğe kalkışırlar.
"Umutsuzluk girdabına batmış ruhlar ne bilsin ki, bu gelen bir Tanrı lütfudur, bir Allah armağanıdır. Ruhun göz­lediği vaktin mucizesidir. Rah­metinden umut kesilmeyen Al­lah'ın, insanlığa yeni bir fırsat tanımasıdır. Şeytana karşı yeni bir raunttur. Alelade ve alelade altı günler tükenmekte, verim çağı şafağı sökmekte demektir.

"Ruh, ne kadar ölüm mili­tanları ve terör mekanizmala­rıyla kuşatılma kuşatılsın, Tanrı'nın bir mucizesi olarak, onun en mahfuz yerinde sürekli olarak yanmakta olan bir çerağ, karanlıkları yırtacak ve kurtuluşa bir kapı aralayacaktır.
"Evet, umutsuzluk perdesi kalkacak, umut ve muştu ufku açılacaktır bir diriliş çerağında.
"Her çağın umutsuzluk uf­kunda, bir destan titreyişi ola­caktır. Hakikat uygarlığının her atılımı, böylesine köklü krizlerin hemen arkasından fecrini sökün ettirecek ve ha­vada toplaşan kursun gibi ağır ve dolu düşünce ve pro­je bulutlarının altında, diriliş erleri, ellerinde hayata yeni düzeni getiren tomarlar, gele­cek zamanın bağrına doğru yürüyeceklerdir. "(3)

Bu muştu kapılarını bize aralayan gönül, beş yıl önce­ki yazılarından birinde de şunları soruyor:
"Bediüzzaman, İkbal, Akif Necib Fazıl, Mevdûdi, Seyyid Kutup gibi yüzyılımızda İslâm âleminin her kösesinde boy göstermiş, metodları ve acıları ayrı da olsa bütün ömürlerini İslâm'a adamış ön­derlerin ektikleri tohumları en iyi şekilde verimlendirmek için neler yapılmıştır, muhasebesini yapalım." (4)

Biz bu çetin muhasebeyi yapmadan önce, Diriliş'in gel­diği, doğduğu gün giden, mad­di âlemde ölen Bediüzzaman'a kulak verelim. Kendisini ve geleceğini nasıl değerlendirdi­ğine bakalım:
"1335 (1919) senesi Eylü­lünde, zamanın olaylarının ver­diği üzüntü ile şiddetli acılar içindeydim, $u koyu karanlık­lar içinde bir nur arıyordum. Manen rüya olan yakazada bulamadım. Gerçekten uyku ile uyanıklık arası bir hal olan, doğru, gerçek bir rüyada bir ışık gördüm. Ayrıntılara gir­meden yalnız bana söylettirilen noktaları kaydedeceğim. Bir cuma gecesinde, uyku ile misal âlemine girdim. Biri gelip de:
— Mukadderat-i İslâm için teşekkül eden muhteşem bir meclis seni istiyor.
Gittim... Gördüm ki: Mü­nevver, örneklerini dünyada görmediğim, selefi salihinden ve asırların meb'us (Allah tara­fından görevli)’larından her as­rın meb'usları içinde bulunan bir meclis gördüm. Utandım kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki:
- Ey felaket-helaket asrının adamı! Senin de reyin var, fikrini beyan et."
Bediüzzaman, bu yüce meclisin huzurunda asrın muhasebesini yapar. Kendisine sorulan sorulara cevaplar verir. Sonunda, "Baktım meclis istihsan etti (güzel buldu, beğen­di). Heyecanımdan uyandım. Terli, el-pençe yatakta otur­muş kendimi buldum. "(5) der.

Yüce bir mecliste görev alan Bediüzzaman zamanının nabzını tutar ve teşhisini kor:
"Dünya büyük bir manevi buhran geçiriyor. Manevi te­melleri sarsılan garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gittik­çe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sâri illete karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, batıl formülleriyle mi, yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkle­ri tutamaz. Onun için, ben yal­nız iman üzerine mesaimi tek­sif etmiş bulunuyorum.
Risale-i Nur'u anlamıyorlar, yahut anlamak istemiyor­lar. Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bü­tün müsbet ilimlerle, asr-ı ha­zır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim (6)

Bana, "Sen şuna buna ni­çin sataştın?"diyorlar. Farkın­da değilim. Karşımda müt­hiş bir yangın var, alevleri gök­lere yükseliyor, içinde evladım yanıyor. O yangını söndürme­ye, imanımı kurtarmağa koşu­yorum. Yolda biri beni kös­teklemiş de ayağım ona çarp­mış, ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi?

Dar düşünceler! Dar gö­rüşler!
Ben cemiyetin iman selâ­meti yolunda ahiretimi de fe­da ettim. Gözümde ne cennet sevdası var, ne cehennem kor­kusu. Yirmi beş milyonluk Türk cemiyetinin imanı namı­na bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'anımız yeryüzünde cemaatsız kalırsa Cenneti de is­temem, orası bana zindan olur. Milletimizin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmağa razıyım. Çün­kü vücudum yanarken, gön­lüm gül-gülistan olur. (7)
Bir tek gayem vardır, o da mezara yaklaştığım bu zaman­da İslâm memleketi olan bu vatanda Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i İslâm’ın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa genç­leri imansız yaparak kendisine bağlıyor. Ben bütün varlığımla bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları ima­na davet ediyorum. Bu mücadelem ile inşaallah Allah hu­zuruna girmek istiyorum, bü­tün faaliyetim budur. Beni bu gayemden alıkoyanlar da kor­karım ki, Bolşevikler olsun. Bu iman düşmanlarına karşı müca­dele açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mu­kaddes bir gayedir. Beni ser­best bırakınız, elbirliğiyle, ko­münistlikle zehirlenen gençle­rin imanına, Allah'ın birliğine hizmet edeyim. (8)

Böyle bir yüce ruhun, böy­le bir idrakin manevi bir gö­revli olmadığını söyleyemeyiz. "İhya-i din ile olur bu milletin ihyası.." diyen bir diriliş görev­lisi olduğunu yani. O, aldığı bu diriliş görevini, gelecek bir başka kadroya teslim edeceği­ni, bu görevin devredileceğini, de söylüyor, "eğer kıyamet kapmazsa ve beşer bütün bü­tün yoldan çıkmazsa.." onları göreceksiniz, diyor.(9) Gele­cek bu kadronun üç büyük vazifesinin olacağını söylüyor. "O topluluğun başı olacak zat, Risale-i Nuru bir programı ola­rak neşr ve tatbik edecek. O zatın ikinci vazifesi, şeriatı ic­ra ve tatbik etmektir. Birinci vazife, maddi kuvvetle değil belki kuvvetli itikad ve ihlâs ve sadakatle olduğu halde, bu ikinci vazife, gayet büyük bir maddi kuvvet ve hakimiyet la­zım ki o ikinci vazife tatbik edilebilsin. O zatın üçüncü vazi­fesi, Hilafet-i İslamiyeyi İttihad-ı İslâm bina ederek, İsevi ruhanileriyle ittifak edip Din-i İslama hizmet etmektir (10).

"Muhbir-i Sadık'ın haber verdiği gibi, mânevi fütuhat yapmak zaman ve zemini hemen hemen gelmektedir. Risa­le-i Nur'un şimdiye kadar fü­tuhatı ve zındıkanın ve dalale­tin savletlerini kırması ve yüz-binler biçarelerin imanlarını kurtarması ve biri yüze ve ba­zen bine mukabil yüzer ve bin­ler hakiki mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık'ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve ediyor. Ve inşallah hiçbir kuvvet Anadolu'nun sinesin­den onu çıkaramaz. Ta ahir za­manda, hayatın geniş dairesi­nin asıl sahipleri, yani Mehdi ve şakirdleri, Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi geniş­lettirir ve o tohumlar sümbüllenir. Bizler de kabrimizde sey­reder Allah'a şükrederiz. (11)

Şimdilik Bediüzzaman'ın tesbitlerine bir nokta koyarak, Necip Fazıl Bey'e dönelim. 1946'da, çoğunluğu edebiyat­çılardan bir topluluğa verdiği bir konferansta, ".. yeryüzünü baştanbaşa ve her sahada kaplıyan bir korkunç hiçlik, ni­zamsızlık, muvazenesizlik, rahatsızlık, kifayetsizlik, üstelik bu korkunç boğuşma, ihtiyar kürenin tam bir yokluğa değil de, misilsiz bir varlığa doğru gittiğine, kendisine yeni hayatı getirecek kahramanı beklediğine işaret. Şimdilik tünelden geçiyoruz. Bütün dünya, iyi atlarına binmiş, iyi insanları, peşinden sökün ettirecek şanlı süvariyi bekliyor. Ne desem ona fikirci mi desem, san'atkar mı desem, inkılapçı mı desem? Ne desem olur?"(12)

 

Şimdilik Bediüzzaman'ın tesbitlerine bir nokta koyarak. Necip Fazıl Bey 'e dönelim. 1946'da, çoğunluğu edebiyatçılardan bir topluluğa verdiği bir konferansta, ".. yeryüzünü baştanbaşa ve her sahada kaplayan bir korkunç hiçlik, nizamsızlık, muvazenesizlik, rahatsızlık, kifayetsizlik, üstelik bu korkunç boğuşma, ihtiyar kürenin tam bir yokluğa değil de, misilsiz bir varlığa doğru gittiğine, kendisine yeni hayatı getirecek kahramanı beklediğine işaret. Şimdilik tünelden geçiyoruz. Bütün dünya iyi atlarına binmiş, iyi insanları, peşinden sökün ettirecek şanlı süvariyi bekliyor. Ne desem ona fikirci mi desem, san'atkâr mı desem, inkılapçı mı desem? ne desem olur."(12)
Necip Fazıl Bey, 11 Aralık 1952'de Malatya hâdisesi münasebetiyle müslümanlara bir uyarıda bulunur. Kendilerine yönelik her türlü olumsuz davranışlar karşısında tutumları ne olacaktır; ona dikkatleri çekerek şunları söyler: "... elimize kanunu alacak ve onu, müslümanlık hizmetinin emri diye bir baştan bir başa okuyacağız. Dâvamız lehinde, kanunun yasak etmediği ne varsa, hepsini ama hepsini, tek noksansız yapacağız. Kanun dışı tek bir hareket yapmayacak ve kanun içi ne yapmak mümkünse hiçbirini ihmal etmeyeceğiz. Gazetemizi çıkaracağız, hatta ve gerekirse ve ancak kanuni olmak şartıyla partimizi kuracağız, her mücadeleyi yerine getireceğiz. Belki bütün bu kötülükleri Allah iyiliğe kalbedecek ve belki bu yüzden büsbütün zafer bulacağız. Fakat kanundan başka iş ve hareket intibakı tanımayacağız. Toplanacağız, fakat polise daha evvel "Gel, dinle, davetlisin!" diyeceğiz. Tokat atacaklar, hakkımızda yapılmadık tahrik bırakmayacaklar, fakat susacağız, "geç yiğidim, geç!" diyeceğiz ve yalnız tekzip edeceğiz. Anlıyorsunuz ya! İsa peygambere gerçek bağlılık devrinin (katakomp) hayatını yaşatmak istiyorlar bize!.. Mazlumlarız, mahzunlarız, öksüzleriz biz. Bundan sonra ancak böyle yapacağız, ve lafıma dikkat edin, bu kanunla, eldeki kanunlarla zafer bulacağız!... " (13).
İman ve aksiyon konferansında da Erzurumlulara şöyle sesleniyor:
"Beklediğimiz (aksiyon) ruhunun menbâlarından biri olarak ben Erzurum'u görüyorum. Ve bu kaynağın, Türkiye'nin her tarafını Tortum şelâlesi gibi kamçılayacak bir mikyasa ermesini istiyorum! Bunun hasretini, ıstırabını çekmek (aksiyon)a malik olmaktır. Çünkü gene İmam-ı Rabbani'nin bir sözü var: "istemek nail olmaktır. Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmez". İstemek, yana yana istemek, dilemek nail olmaktır. Istırabını çekersek muvaffak da oluruz.(14)
Biraz da Mevdûdi ile geleceğimize göz atıp tekrar "Diriliş"e dönelim: Mevdûdi, İslâm'da İhya Hareketleri'nde "Allah'ın hâkimiyetini bütün dünyaya tesis eden bir müceddid gelecektir, ister çok yakında ister çok sonraları olsun, farketmez. O, peygamberimizin hadislerinde açıkça tanımlanmış olan İmam Mehdi'dir. O'nunla ilgili olarak bazı işaretler de yine bizzat peygamberimiz tarafından açıklanmıştır. Bu işaretler, Müslim, Tirmizi, İbn Mâce ve diğer bazı hadis kitaplarındaki hadislerde açıklanmıştır. Biz bu rivayetlerden sadece birini burada zikretmek istiyoruz'', diyor ve söyle devam ediyor: "Şatıbî, "Muvafakat" adlı eserinde, Şeyh İsmail-i Şehid de "Mansıb-ı İmame" adlı eserinde şu hadisi naklederler:
"İslâm’ın ilk çağında peygamber vardır ve rahmet çağıdır. Allah'ın dilediği kadar devam eder. Ondan sonra, peygamberin halifelerinin çağı gelir, Bir müddet de o devam eder. Ondan sonra saltanat başlar. Allah'ın izin verdiği kadar devam eder. Ondan sonra zulme dayalı bir kırallık başlar. O da Allah'ın İzin verdiği kadar devam eder. Daha sonra peygamberin halifeleri tekrar gelir, İslâm hâkim olur. Yerde ve gökte bulunan herkes mutlu olur, bütün tabiat bir düzene girer."
"Bu ve buna benzer rivayetlerden hareketle bazı özel hükümler verme konumunda değilim. Fakat görebildiğim kadarıyla şunu söyleyebilirim: ilk üç dönem geçmiş bulunuyor. Bugünkü müslümanlar dördüncü dönemi yaşıyorlar. Şimdiye kadar değişme ve gelişmeler dünyanın beşinci döneme geçme aşamasında olduğunu gösteriyor. İnsanlık bütün beşeri sistemleri hayatında uyguladı fakat hepsinin de sonu hayal kırıklığı oldu. Şimdi umumi bir arayış başlamış bulunuyor. İnşaallah gelecek günler İslâm'a gebedir." (15)
"Bazı şahıslar imam Mehdi'nin ismini duyunca rahatsız oluyorlar. Rahatsızlıklarını ise belirli mazeretlerle açıklıyorlar. Onlara göre, "İmam Mehdi düşüncesinin biraz değişiği, çok az bir farkla cahiliye mensubu insanlarda da vardı. Üstelik bu inanç cahil müslümanların pasifize olmasına, mücadele ruhunu yitirmesine sebep olduğu için zararlıdır." Bu, kabul edilecek bir düşünce değildir. Halkı pasifize eden, Mehdi inancı değil, bu inancın yanlış yorumlanmış olmasıdır. Ben inanıyorum ki, sonuçta zafer İslâm'ındır. Bu dünya hayatı son bulmadan önce müslümanlar bu hakikâti bizzat göreceklerdir. Bunun gerçekleşmesi ise, İslâm dâvasını kabul etmiş insanların, Peygamberin metoduyla bu dâvayı başarı yolunda götürmeleri sonunda, Allah'ın bir lütfü olarak açığa çıkmasıdır. Elbette ki, bu dâva yolunda çalışmalar, müslümanların arasından bir imamın, liderin çıkmasına neden olacaktır ki, Peygamberimizin bize bildirdiği gibi, diğer peygamberlerin de ümmetlerine bildirdiğine inanıyorum. Bu inancıma sebep, cahiliyeye mensup olanların da Mehdi inancına sahip olmalarıdır. Bence onlardaki bu inanç peygamberlerinden kalan bir hakikat kırıntısından başka bir şey olamaz" (16).
Mevdûdi, Mehdi konusunda halkın yanlış kanaatlerini belirttikten sonra Mehdi hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyor: "Şuna inanıyorum ki imam Mehdi, geldiği zamanın en ideal komutanı, lideri olacaktır. Buradaki idealden maksadım şudur: O, çağının bütün gerçeklerini bilecek, tam bir yönetici yeteneğine sahip olacak, hepsinin de önemlisi, kendi zamanının insanlarının sorunlarını bilip çözüm yolları getirecektir. Bu ise, elbette İslâm'ı çok iyi bilmesine bağlıdır. O, parlak bir zekâya, geniş bir zihni yapıya, engin bir görüş yeteneğine sahip bir insan olacaktır. Korkarım ki onu ilk reddedecek olanlar gelenekçi ulema sınıfı ve sûfi takımından başkası olmayacaktır. Çünkü onlar göreceklerdir ki, bu insanın, tasavvurlarındaki Mehdi ile hiç bir ilgisi yok. Onun kendisinin Mehdi olduğunu ilânla ortaya çıkması her şeyden önce kabul edilebilecek bir şey değildir.
Öyle zannediyorum ki o kendisinin Mehdi olduğunu bile fark etmeyecektir. Ancak, vefatından sonra bir araya gelen mü'minler onun yaptıklarına bakıp, onun Mehdi olduğunu anlayacaklardır!'
(16)
"Mehdi'nin mücadelesinde, halkın inandığı şekilde bir olağanüstülük olacağını da kabul etmiyorum. Tabii ki, onların gayretlerinin karşılığı olarak Allah'ın lütufları hariç. O ve onun yanındakiler birer insandır, insanüstü varlık değildirler. Öyle ise, onların gayretleri ve mücadeleleri de insani bir şekilde olacaktır. Onlar da cihadın zorluklarıyla karşılaşıp dâva yolunda birçok sıkıntıları yaşayacaklardır. Mehdi geldiği zaman, müslümanların düşünce ve inançlarında bulunan cahiliye pisliklerini temizlemeye çalışacak, en saf şekliyle İslâm'ı ortaya koyacaktır. İslâm'ı her alanda hâkim kılmaya çalışacaktır. Kendisine ait veya kendisinin oluşturduğu bir iddia veya dâvası yoktur. Bunun karşısında cahiliye de boş durmayacak, bütün gücüyle "bâtılı" hâkim kılmak için çalışacaktır. Ama Hak için yapılan bu büyük cihadda Allah'ın yardımıyla müslümanlar galib çıkacak, cahiliye hezimete uğrayacaktır. Mehdi'nin hak dâvası için olan bütün çalışmaları İslâm'ın dünyaya hâkim olmasına vesile olacak, bütün dünyada bir İslâm nizamı tesis edilecektir. İslâm'ın bu hâkimiyetini, sadece yönetim biçimi içinde ele almak yanlıştır. Çünkü, İslâm'ın hâkimiyeti her alanda gerçekleşecektir. Bütün bunların sonunda hadiste de belirtildiği gibi "Yerde ve gökte bulunan herkes mutlu olacaktır."
"Bir müslüman olarak, İslâm'ın hâkimiyetini görmenin özlemi içindeyiz. Bunu görebiliriz veya göremeyiz, önemli olan bu değildir. Önemli olan bu gaye için gayret göstermek, çalışmaktır. Nihai fethin komutanını zihnimizde tasavvur edersek, göreceğiz ki, böyle bir zaferin imamı ile halkın tasarladığı imam arasında hiç bir benzerlik yoktur. Böyle bir liderin geleceğine olan inancı hayretle karşılayanlara şaşmamak, doğrusu elden gelmiyor. Lenin, Hitler gibi zalim liderlerin çıktığı bir dünyada, Hakkı savunan, müdafaa eden bir liderin çıkmasına inanmanın şaşılacak ne tarafı var bilemiyorum. "(17)
Mehdi konusunda Bediüzzaman ile Mevdûdi'nin görüşleri arasında pek bir farklılık yoktur adetâ. Hatta aynı şeyleri söylüyorlar gibi. Diriliş bu konuda açık ve kesin bir hükme varmaz. Yer yer, şiir ve nesirlerinde ışık tutar. Kur'an ve hadisler doğrultusunda yorumlarda bulunur. Bu yorumlar genellikle "Kıyamet Şuuruyla" dopdoludur. Dirilisin, düşünce eserleri serisinin ilk kitabı "Ruhun Dirilişi" ve ikinci kitabı ise "Kıyamet Aşısı" dır. Dirilişe göre müslüman, "vücudunda bir kıyamet taşıyan, ötenin sarsıntısını duymamış kişilere bir kıyamet aşılayan ve onları en şiddetli bir kıyametle sarsan bir KIYAMET ADAMIDIR" (18). Bugün onun hayata hâkimiyeti dolayısıyla hayatım kaybetmiş İslâm’ın yeniden hayat bulup hayata hâkim olması ancak kıyamet aşısıyla, kıyamet şuuruyla olabilir. "Bu şuurla donanmış müslüman her saat Yaratıcı'nın karşısına çıkacakmışçasına bir hazırlık içindedir. Yani, kıyamet, öylesine hayatla içiçedir ki, hayatı kabartmalaştırır ve müslümanı, her anını şuurla izleyen, bir kendi kendinin bekçisi, gözcüsü yapar. Yani, kıyamet, müslümanın içinde, onun her davranışını kaydeden ikinci bir tür melek gibi, onunla birliktedir, ondan kopmaz ve ayrılmaz (19). İşte bu şuuru kaybettiği için müslüman ölüdür. O, yeniden bu ast ve şuurla dirilecektir. Yüzyıllardır bu şuuru yetirerek tarihten çıkmağa çalışan müslümanı Diriliş yeniden çağırıyor: "Müslüman, tekrar ayağını Arz'a bas, tekrar Arz'a bas. Çünkü Arz, her zamandan çok bugün sana muhtaçtır. Sen, Arz'ın kalbisin. Sen gidersen Arz, durmuş bir saate ve kalbe dönecektir" (20).
"Tarihten tam çıkmak mı, geri dönüp yeniden tarihin üzerine abanmak mı, bunun çırpınışındasın. Beton ve çelikten fışkıran, 20.yüzyıla mahsus teknik hayaletlerin arasında sıkışıp ezilmektesin. Kafandan ve ruhundan bobinler ve rotatifler silindir gibi geçiyor. Her doğruluşunda, her ayağa kalkışında, şiddetli bir fırtına azabına tutulmuş kadim kavimler gibi, cin çarpmış saralılar gibi, yere çarpılmaktasın. Ayağını tekrar Arz'a baş, şiddetle bas, kuvvetle bas ki, başını yükseltebilesin ve seni hiç bir şeytan veya cin pençesi yerinden söküp atamasın.
Gel gel ki, beklenmektesin. 21. yüzyılın beklediği kimse değil, sensin. Geri gelmen çetin olacaktır belki. Ama gelmek zorundasın. Gelecek zaman sana gebedir. Sen de ona gebesin. Doğum sancısına katlanmayı göze alamayan ana, hic bir zaman doğuramayacaktır. Sen her türlü doğum sancısına katlanacak güçtesin.
Sen gelirsen, Din tekrar Arz'a inecektir. Çünkü Din, Süreyya 'ya çıkmış olsa bile onu tutup yere indirecek gençler, Asyalı, Afrikalı gençler, seninle gelecektir.
Geri gelmen, bir tövbe, tarihin tövbesi demektir. Allah'a güvenerek, tevekkül ederek geliyorsun demektir. Arz durdukça bir daha gitmeyeceksin, giderken de Arz'ı, bir sorumluluk, Allah'ın halifesinin sorumluluğu gibi yüklenip gideceksin demektir" (21). Bu yazı kanaatimize göre "Tâhâ" suresinden ilham alınarak yazılmıştır. Çünkü yazının girişi, "Tâhâ" ilahi hitabının açıklaması, bir nevi tekrarı gibi (22). Yazıda, ''Tâhâ'' sûresinde Hz. Musa'nın kavmi ile olan macerası hikaye ediliyor. Hz. Musa'nın Fir'avn ve büyücüleriyle olan mücadelesinden söz edilir. Mısır'dan kurtulan kavmin Samirî tarafından saptırılışı anlatılır. Bir de Hz. Âdem'in cennetten kovuluşu ve sonra da tövbesinin kabul edilişiyle doğru yola iletilişi anlatılır. Diriliş'ten alıntı yaptığımız yazıda da, "Geri gelmen, bir tövbe, tarihin tövbesi demektir" denmiyor muydu?
Tâhâ sûresinden önce iki sûre var: Meryem ve Kehf. Diriliş Erleri için bu iki sûrede önemli, üzerinde derin derîn düşünülecek mesajlar yüklüdür. Sûre-i Kehf'de Hz. Musa, Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn kıssaları yer alır. Bu üç kıssa da, her zaman ve mekâna olduğu gibi, asrımıza daha çok ışık tutmaktadır. Nasılını ilerde göreceğiz.

 

MEHDİNİN YARDIMCILARI VEYA ASHAB-I KEHF
Diriliş, Ashab-ı Kehf uykusunu şöyle yorumluyor: "Bu uyku bir ölüm uykusu değil, bir neşvünema, içinde en canlı hayatın çağıltıları kaynayan bir diriliş uykusudur. Evet, Ashab-ı Kehf'in uykusu, yeni bir zamanın açılışını sağlayan bir diriliş uykusuydu. Sanki, ölü bir kentin üzerinde, sağlık fışkıran bir bahar uykusuydu. Mağara. O mağaradan geceleri sızan sıhhatli uyku, kentin uyuyanlarının uykusuna karışıyor ve derken o uykular insanı yavaş yavaş ve içten diriltiyordu. İlkin insanın düşü düzeliyordu. Nasıl ki ülküler düşlere benzer ve bir bakıma bir düş cinsindendir. Nasıl ki vahiy, ilk sıralar daha çok bir düş olarak gelmişti. Düşün sağlamı, vahyin gölgesini taşır üzerinde. Ashab-ı Kehf, gerçek bir mit gibi, bir düş gibi, bir ülkü gibi kentin üzerine ağmıştı. Geceleri düş, şehre iniyor, şehri yavaş yavaş arıtıyordu, taslarını beyazlatıyordu, sularını aydınlatıyordu, şehrin kalbini diriltiyordu.
Ashab-ı Kehf insanı, genç ülkü adamının sembolüdür. Genç ülkü adamı, haklı olarak, yüksek duygularından, heyecanlarından ötürü, öyle bir çağrının cezbesinde ve öyle bir düşün çağıltısındadır ki tayin edilmiş günü eliyle koymuş gibi bilse de bekleyemez. Ama çare yoktur, bekleyecektir. Kimi zaman zindanlarda bekleyecektir. Kimi zaman şehit olarak, toprağın rüyasında ve toplumun masalında, destanlarda.
Destanların gücü işte buradan gelir. Destanlarda ilerde gerçekleşecek toplum düşü için can vermiş ve o düşü özlemle bekleyen genç kahramanlar yükselir.
Hz. Yusuf'un zindanda öğrendiği düşlerin hakikatına erme bilgisi ve oradan devletin, toplumun ve insanın hayatına tuttuğu ışıkla, yedi genç ermişin mağarasının aynasına vurup oradan yansıyarak şehri aydınlatan ışık arasında bir kan yakınlığı vardır. Biri, hemen gününde başlamıştır tesirini göstermeğe. Biri tohumunu geleceğe atmıştır. Uzak tarlalara. Zindan, kendi ölümüne hırsla koşan zulmün, bilmeyerek, kendi eliyle oyduğu Kehf'ten başka bir şey değil. Zindandaki adam, elleri kolları bağlanarak, günlük hayattan koparılarak saf bir ülkü sembolü haline gelmiştir. Ruh için bir zincir yoktur. Zincir et ve kemik içindir. Halkın uyuyan şuuru, kader saatinin çınlamalarıyla, sabandaki direnişe, Ashab-ı Kehf'in uykusundan bir diriliş bulaşmış zindandaki hür ruhlara, böylelikle çevrilecektir.
Peygamberliğin başlangıcında bir mağara (Hira), Hicret yolunun üzerinde bir başka mağara (Sevr) bulunuşu da, Ashab-ı Kehf tecrübesinden bir iz, bir benek taşır.
Bu mağaralar aydınlığa çıkmak içindir, bu uykular uyanmak içindir. Bu uykular, kader saatinin gelişi içindir, kader saatinin gelişini beklemedir. Köpek de, Kıtmir de, bu uykunun zan, onu dıştan ayıran, onu koruyan, bekleyen sadakattir. Onun haberi, onun varlığını hatırlatan muştu sesidir. Toplumun derin katlarında âdeta bir kader şartı halinde kendiliğinden gelişen çıkış yolunun kıyısındaki koruyucu kabuk ve onun realiteye olan bağıntısının işareti, sembolüdür. Toplumun iç gelişme sesine kulağı alışık olanlar, Kıtmirin, o sadık bekçinin sesini duyarlar ve sevinirler. Kent hangi ihtilal, devrim, sarsılış, yıkıntı, çürüyüş içinde olursa olsun, hangi umutsuzluğa ve karamsarlığa saplanırsa saplansın, yukarıdaki dağın ucunda kuvvetli bir uyanışa döneceği günü sabırla beklemektedir.
Belki o kahramanlar, o ülkü gençleri, bir gün döndüklerinde şehrimizi ve paralarımızdaki resmi yadırgayacaklar, tekrar kaçıp mağaralarına kapanacaklardır. Fakat olsun, değil mi ki, onları, hayâl meyal de olsa, bir defa daha görmüş olacağız, içimizde hiç uyumadan sağa sola dönen o canlı semboller, mağaraları, "esrarlı uykuları, kıtmirleriyle birlikte, ebedi bir a özü, mayası olarak, her gelip çatan var olmak veya olmamak saatinde, bizim dirilişimize bir ışık tutacaklar. Bir meşale. "(23)
"Ayağını tekrar Arza basacak", "dini tekrar arza indirecek" gençlikle, Ashab-ı Kehf ülkü gençliği aynı gençliktir. "Kader saatinin gelişi" bu gençlikle olacaktır. Bu gençlik, bir sembolün altın hâlesidir. O sembol de Mehdidir. Diriliş'in "Hızırla Kırk Saat"inda Mehdi şöyle tablolaştırılır:
Göründü sancakların en yeşili
Ve ordusuyla birlikte Mehdi
Belirli bir süre geciktiren kıyameti
Kıyamet elinde bir belge
Bir tüy gibi hafifleten kıyameti Mehdi
Bereketin geri gelişi
Kıyametin birinci fecri
Hızırın ete kemiğe kavuşması
Bir kadir gecesinde
Seçilenler seçildiler (24).
Bir gül ansızın patlayıp açılacak bir saksıda
Ve kalkacak bir insan ayağa
Ve ışık ışık ışık
Arkasında solunda ve sağında
Ve uzatacak ellerini dışarıya
Ah bu ne beyaz ne beyaz
Musa'nın elleri Ve yüzü
İsa yüzünün benzeri
Sonra bir değişim daha
Bir değişim daha
Kendinde özetleyen bütün peygamberleri
Son peygamberin kendisi sanki

Hızır da işi bitip de aradan çıkan köprülerin en yükseği Mehdi (25).
Hızırla Kırk Saat'in dışında hemen hemen diğer yazılarında Mehdi 'den söz edilmez Dirilişin. Ama, gelecek bir kahramandan söz edilir. Hep sembollerle anlatılır Mehdi Diriliş, bir kahramanlık çağrısıdır.
"Kahraman, ilkin kendi iç savaşını yapmış, bunu başarmış, içinde iç zaferden bir dünya kurmuş, bu iç zaferi dışa vuran, iç dünyasının dışta tecellisini arayan üstün kişidir.
Kahraman, umutsuzlaşmış milletleri bir anda iyi eden bir elektrik şokudur.
Kahraman, şuurlu elektriktir. İyiyi aydınlatır ve işitir, kötüyü çarpar ve yakar (26).
"Müslümanlık aslında kahramanlık mesleğidir. Ama bu kahramanlığı ün için olan kahramanlıkla karıştırmamak lazımdır.
İslâm toplumunun kahramanı, Eflatun'un Devletindeki kahramana benzemez. İslâm toplumunda kahraman, müslüman oluşunu gerçekleştirmekten başka bir şey yapmış değildir. O, kahraman olmaya çalışmaz, kendisi olmaya çalışır. Bir yandan da kahramanlaşır ama kahramanlaştığının farkına bile varmaz.
İster korku rüzgarları essin, ister rahmet rüzgarları, o, hep kendi içindedir. Elbet kolay değil hep ödev üzre olmak. O da insandır. Onun da hataları olur. O da yıpranır. Fakat, sürekli olarak dışıyla savaştığı gibi içiyle de savaşmaktadır.
Korkuyu umuda çevirmeğe çalışmaktadır o. Gereğinde toplumu korkutarak, tehlikeleri belirterek, gereğinde umut verip umutsuzluklardan kurtararak belli bir hedefe doğru kendini ve kendisiyle birlikte olanları ilerletir.
Toplum, kahramanlaşmış fertleri çoğaldıkça ayağa kalkar, ayakta durur. Kahramanları azalmaya yüz tutmuş toplumsa çökmeğe başlamış demektir.
Kahraman, özel hayatını ikinci plana atmıştır. Ön plâna, toplumun, hatta insanlığın hayatı, daha doğrusu hakikatla aydınlanmış insanlığın alınyazısı geçmiştir. O da ona anlam ve kendi kalbinin anlamını, rengini vermeğe çalışmaktadır.
Allah'ın boyasıyla boyamağa çalışmaktadır insan kaderini, Allah'ın solmayan boyasıyla.
Bir vakitlerin toplumu, silme kahramanlardan oluşan bir toplumdu. Şimdi yine de İslâm dünyasını az çok ayakta tutan, o toplumun içindeki bu meçhul kahramanlardır.
Ancak, bir zamanlar kahramanımız sadece cephe kahramanından ibaret değildi. Toplum hayatının her alanında o kahramanlar temel taş ödevini görürlerdi. Fikir, ilim, ahlâk, iş, sanat kahramanları bu olağanüstü toplumu örüyorlardı.
Sabır, tevekkül, merhamet, disiplin, dikkat, çıraklık ve ustalığın gereklerine uyuş, kısaca hayatın her anını değerlendirmede müthiş bir titizlik ve sadakat, hakka uygunluk ve doğruluk bu kahramanların prensibi idi.
Medeniyetler, kültürler, devletler böyle doğar, büyür, gelişir ve yaşarlar. Toplumun iliklerine kadar işlemiş olan kahramanlıktır hayat özü. Toplum hayatının ab-ı hayatı.
İslâm âlemini bu ab-ı hayatı içmiş olanlar yeniden diriltecekler, ayağa kaldıracaklar. Ruhun karanlığını delip ışığa çıkmış olan ab-ı hayat kahramanları, korku rüzgârlarının yolunu kesecekler, ta o rüzgârlar, toplumun iliklerine ulaşıncaya ve oradaki kahramanlık özü hücrelerini uyandırıncaya kadar. "(27)

 

Diriliş terminolojisinde "Kahraman", bir uyarıcıdır. 1967—1968 yıllarında yayınlanmış günlük yazıların ikisinde Sezai Karakoç, "Uyarıcılar"ı ele alır;
"Uyarıcılar, insan ruhundan, başka insanlardan ve eşyadan korkmayı kovar ve onun yerine Allah'tan korkmayı aşılamaya çalışırlar.
Uyarıcının sesinin yükselmesinden duyulan korku, aslında korku olmaktan çok bir ürperiştir. İnsan sezer; bir değişme olacaktır, ürperti, gelecek zamanın ürperişidir. Ürperiş, insanı yeniye ayarlamaktır, eskiden koparmaktadır. Yeni gelen, verdiği ürpertiyle, eskiyi kritik etmiştir inşanın ruhunda.
Hazreti Yahya'nın sesi, kavmine bütün suçlarını bilmelerini, o suçlardan korkmalarını sağlamıştır. İşte, Hazreti İsa müjdesini bu uyarışın üzerine bina etti.
Bütün uyarıcılar, birbirlerine böylece tarihin içinden el uzattılar. Birinin uyarışı. Öbürünün uyarısıyla katmerlendi. Birinin ürpertisi öbürünün örneği oldu.
Çağımızda uyarma ödevi, müslüman öncülerindir. Bu Öncüler (Kur’an'da sabikun diye anılan ve bizim ikinci ilkler diyebileceğimiz, hadislerde ahir zamanda gelecekleri haber verilen garibler topluluğu), müslümanları ve bütün insanlığı uyaracaklardır. Şimdi yeniden çağımızın içinde, Kur'an’ın "Ey Örtülere bürünmüş olan! Kalk ve uyar!" sesi çınlayacaktır (28).
"Uyarıcıların bir isi de unutulanları hatırlatmaktır. "
"Uyarıcılar her şeyden önce, metafizik plânda, hikmet plânında bir hatırlatma yaparlar. Elest toplantısını hatırlatırlar ilkin. Verilen sözü hatırlatırlar İnsanın neden doğduğunu ve neden yaşadığını ve niçin öleceğini hatırlatırlar.
"Sonra uyarıcılar, tarihin hatırlandığını denerler. Tarihten kalanın sergisini açarlar. Devrilmiş bazı mezar taşlarını düzeltirler. Kabir açılır kabir. Kapanmış dosyaların tozu silkilir. Tarihin donmuş çizgisi çözer buzlarını. Tarih insana bir ilham gibi iner. Çocuklara söylenen ninniler değişir.
"Ve uyarıcı, sosyal hayata, sabah vaktinin güzelliğini getirir. Ahlâk biçimleriyle kaynak hikmetler arasına giren kireç tabakasını eritir, insanın başını kaldırır, geleceği sembolik bir dilin içinde gösterir, bir rengin içinden, bir takım biçim hatırlatmalarından. Uyarıcı geçmiş zamanı da yüklenir gelir, tüy tüy. Uyarıcıyı gören, uyarıcının sesini duyan, bir geleceğe gider, bir geçmişe, sonra yerine döndüğünde şimdiki zamanın da değiştiğini görür. Şimdiki zaman kendinden boşanmış ve yeni bir özle dolmuş. İnsanların arasındaki ilgi yeni bir anlama ayarlanmış. Dostun varlığı, insan varlığının birinci şartı olmuştur.
"Uyarıcılar, ülküleri evlere sokarlar. Evlerde, akşam sofralarında, tartışmaların arasına giren uyarıcıdır, daha doğrusu uyarıcının gezen, çoğalan, insandan insana teksir edilen varlığıdır.
"Uyarıcı, insanın vicdanı için canlı bir sembol olur.
"Uyarıcının varlığı, yalnız hayata değil, Ölüme de etkide bulunur. Ölüm, ferdiliğine, aileviliğine, tabiiliğine, tabii bir dar topluma ait oluşuna, millete, tarihe, ülküye ait oluşunu da ekleyerek, kaynak ve değerlendiriş bakımından zenginleşir. Daha önce ölüm dramatiktir, trajiktir. Ama uyarıcıdan sonra liriktir, kendisine koşulandır, son ufukların ilerleyiş çizgisidir. Ölüm bir şan nişanıdır. Ölüm, bir rütbedir. Uyarıcının getirdiği Ölüm, bir bağıştır, bir eriştir, bir şehadettir. Ölüm, tabiiliği aşmıştır, yeni bir hayatın ilk ucu olmuştur. Yeni hayatın, geleceğin hayatının gelişi olmuştur.
"İşte bir uyarıcının gelişiyle değişen dünyadan bir takım göze batan çizgiler.
"Eh, elbet uyarıcı gelmiştir ve boşuna değildir bu geliş.
"O uyardıkça bir yöne dönecek başlar. Bir yöne dönecek umutsuz insanların başları. Tabiatın bile gözleri o yöne dönecek. Hemen, bütün vücuduyla o yöne dönecek. O yönde ise en büyük uyarıcının Kutlu Ayak İzleri vardır" (29)
Bu büyük uyarıcı Peygamberdir, en büyük kahraman da. "Kahraman, içindeki susuzluğu toplumun yüreğine aşılayan kişidir. Hep gelecek zamanda yaşar kahraman. Derece derece gelecek zamanı şimdiki zaman gibi yaşanır hale getirirler kahramanlar. Kahramanların birincisi olan Peygamberimiz, Hendek savasında, külünkle kaya arasından sıçrayan kıvılcımlarda. İranın, Bizansın feth edileceğini, onları fetheden orduları gözleriyle görmüştü. Hazreti Ömer de, Medine'de hutbesini verirken, minberden, Sariye'nin kumandasındaki ordunun sıkıştığını görmüş, dayanamayarak, hutbenin arasında: "Ey Sariye, dağa, dağa!" diye haykırmıştı. Öyle anlatılır ki, Sariye Hazretleri de bir ses duyarak, bu sesi duyarak dağa çekilmiş ve düşman imhasından orduyu kurtarmıştı.
Kahraman, olağan şartları, zaman ve mekânı zorlayan kişidir. Zamana ve mekâna, ruha tasarrufta üstün bir güce sahiptir. Milletlerin krizli çağlarında toplum katlarının, ıstırap yivlerinin arasından bir kahramanın boy vermesi bundandır. Çünkü: Olağanüstü bir durum vardır ve olağanüstü bir çaba gereklidir. Kahramanlardır ancak kavminin kurtuluşu için olağanüstü çilelere katlanan. Ve kavmini olağanüstü çilelere tahammül ettirebilen yine onlardır.
Göz gözü görmez karanlık basınca, umutsuzluk gökten ve yerden fışkırır gibi insanların üzerinde adeta fizik bir baskı halinde kendini duyurunca, toplum, bir kahramana susar. Kahraman bir ışık gibi belirir ve o da bir topluma susar. Bu iki susayışın karşılaşması, çağı bir efsane havasına bürür. Pervanelerin döne döne kendilerini ateşin içine atmaları gibi, insanlar da kendilerini bu susayışın ortasına bırakırlar.
Bütün iş şurada: Dudakları bir kahramana susatmak. Dudakları kahramanlığa susatmak.
Düşünceleri ateşleyerek düşünce kahramanını, inançları saflaştırarak inanç yiğidini, imajları kırbaçlıyarak şiir cihangirini çağırmak.
Diriliş dediğimiz, biraz da bir kahraman çağırma işi ve işlemi.
Fetih ruhu, zafer tohumu.
Bir ashab-ı kehf uykusunda bir düş gibi bekleyen toplum ruhunu, insanların başına avuç avuç gül mevsiminde gül serper gibi serpecek olan elleri çağırma işi.
Çocuklar katına kahramanlık dokusunu örmek dileği.
Kutsal kitapla insan ruhunu kahramanlık duygusundan beslenir bir av şahini kılma düşüncesi.
Kahraman, çağın destanına bir şelâle gibi dökülür omuzlardan ve ufuklardan. Umumi realiteyi aşar, ama kendini eninde sonunda realiteye çevirmek niyetiyle.
Gelecek zamanların canlarının azizliği uğruna ölüm pazarında en ucuz mal, can olur kahramanın çağrısında.
Kahraman bir büyü bozandır. Kahraman şuurları öyle uyaracaktır ki, her türlü büyü, bu şuurun aydınlığında yanıp kavrulacaktır.
Kahramanın çevresinde tek tutku vardır: İdealin tutkusu.
Kahraman için yenme bir imtihan, yenilme bir imtihan. Biri nimeti değerlendirme imtihanı, biri de sabır ve dayanma imtihanı.
Kahraman öldürülebilir, fakat kahramanda öyle bir ruh vardır ki, işte o ruh, öldürülemez O ruh, kahramandan öbür insanlara sıçrar ve onları da kahramanlığa ayarlar. Kahramanlık böylece topluma kök salar. Hiç bir zalimin kök ayıklama gücü, kahramanlığın kök salmasından daha hızlı değildir.

Eylül 1966'da Diriliş'in 6. sayısında şöyle bir tesbit var. "İslâm'ın temeli elbette inançtır. Aksiyon, inancın toplumun müesseselerine uzaması sonucunda kendiliğinden doğacaktır. Ufak bir kadrodaki inanç, düşünceyi, düşünce, kitlenin şuuraltını zorlamış, bundan, kütle inancı belirmiştir. İşte, İslâm, bu inanç temeli üzerinde hızla yükselecektir."
"İnanış dirilişinde en önemli kütle hareketi olan Nurculuk, belli başlı bir örnektir. Nurculuğun en çok üzerinde durduğu İHLAS, inançların gönülde derinleşmesi ve samimi inanışın doğuşu demektir. Allah'a, peygambere, öteye, kadere ve hesaba, gayb âleminin kudret erleri olan meleklere yürekten inanmak, işte ihlâs budur. İhlâslı inanış olmadan da gerçek bir İslâm uğruna gerekirse can vermek yolu açılamaz. Bu bakımdan, İslâm inanışının dirilişi ve bunun belli başlı kadrosu olan Nurculuk, İslâm'ın ihlâs doktrini ve bunun uygulaması, canlanması mihveri etrafında döner. Karşı çıkanlardaki aşırı tepki de göstermektedir ki inanıştaki bu canlanış, problemin şah damarına dokunmaktadır. Başarıyla yürümektedir"(3).
Bu tesbit, daha önceki teshillerimiz de dikkate alınarak düşünülürse bu inanış akımının bir kahramanlık akımı örneği olduğu anlaşılır. İnançta dirilişin kahramanlık kadrosudur bu. Bu kadronun bir görevi daha vardır. Anadolu zamanını değiştirmek. Çünkü Anadolu zamanına yabancı zamanlar karışmak istemiştir. Batı zamanı bu zamana eklenmek istenmiştir. Demirine, Kur'an âyetlerinden su verilmiş olan Anadolu zamanı uzun bir Ashab-ı Kehf uykusundan sonra kımıldanmaya, binicisini kendi sırtından türeten bir at gibi yavaş yavaş göğermeğe, neşvünema bulmaya başlamıştır.
"İnsanımızın kalbinde bu zamanın şuuru uyandıkça, Anadolu, mahkûmu olduğu zaman şartlarının tasarruf edicisi olacaktır. Bu zamanı bir okul gibi gözleyen nesiller yeni ve canlı bir zamanın örgüsü olacaklardır. Ortadoğulunun kaşları, bu güçlü zamandan doğan yeni bir zamana bir yay gibi gerilecektir. Anadolu zamanı kısırlıktan kurtulmanın çilesini çekmektedir"..
"Kırk yılla kırk saat içinde bir vakitte, Anadolu zamanının çilesi dolacaktır"('32).
"Ey saat kıranlar! Batının inkâr putlarını dikmek için doğu saatlerini kıranlar! Güneş saatlerini bozanlar! Anadolu’nun kristal zamanını tuzla buz edenler! Şimdi bu zaman kırıklarından, zaman olusu kırıntılarından Kristal Bütünün ruhuna aykırı kızıl ve kara mozayıklar örmek niyetinin onulmaz ihanetine Anadoluyu kurban etmek için gece gündüz çalışıyorsunuz. Zamana yaptığınız zulüm son sınırına varmıştır. Allah'ın yarattığı en şuurlu varlıklardan biri olan zaman, bu cinayetlerinizden ötürü bir gün en mücerret plânda başkaldırırsa bu isyan yerinde olur. Zamanın içinden yeni bir zaman bu çekilen çileden doğacaktır. Zamanın çektiği çileden Anadoluda yeni bir zaman doğacaktır."
"Zamanı dağınıklıktan kurtaran, derleyip toplayan bir düşünce ve inanç eri gelecektir. Zaman çilesine ermiş bir yiğit doğacaktır"(33).
Bir duâ tonu ve rengindeki bu sözlerle Bediüzzaman'ın şu sözlerine birlikte bakalım.
"Risale-i Nur'un şimdiye kadar fütühatı ve zındıkanın ve dalaletin savletlerini kırması ve yüzbinler biçarelerin imanlarını kurtarması ve biri yüze bazan bine mukabil yüzer binler hakiki mü'min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık'ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve ediyor. Ve inşaallah hiç bir kuvvet Anadolunun sinesinden onu çıkaramaz. Ta ahir zamanda hayatın geniş dairesinin asıl sahipleri, yani Mehdi ve şakirtleri, Cenab-ı Hakk'ın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir." (Tarihçe-i Hayat, sf. 288, İstanbul-1987).
"Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittik ki, o Zat, eski velîlerin gaybi işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaati gelmiş ki. 'Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid'alar zulumatını dağıtacak.' Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin ihzar ediyoruz." (Said Nursi, Mektubat, sf.349, Tenvir Neşriyat, İstanbul)
Diriliş de bu Anadolu zeminine söyle ışık tutuyor.
"Risale-i Nur'un son derece etkili bir sesi ve üslubu vardır. Bir bakıma Risale-i Nur, tek başına, bir İslâm Kültürü külliyatıdır. Onun, Anadolu 'da, okumamış insandan aydın insana kadar büyük bir kütleyi yeniden İslâm kültürü ve inancıyla eğittiğini, âdeta, Anadolu'da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savasına giriştiğini görmemek mümkün değildir "(34).
Daha önce Tâhâ sûresinden söz ederken, bundan önce Meryem ve Kehf sûrelerinin yer aldığını, bu ucu arasında Diriliş açısından bir ilişki bulunduğunu söyleyip geçmiştik. Tâhâ, Peygamber Efendimizin isimlerindendir. Bunu hatırladıktan sonra, Diriliş'in Efendimizle ilgili bir başka bakışına verelim kalbimizi. "O, cennetin bir kapısı değil, Cennetin ta kendisidir."
''Cennetin sekiz rahmet kapısıyla ilintili olarak andığımız sekiz Peygamber ve onlara bağlı öbür peygamberler, birer kurtuluş kapısı olarak hep O'na açılırlar"(35)
"Ashabından her biri bir Peygamberi temsil ediyordu. Hazreti Ebubekir Hazreti İbrahim'i, Hazreti Ömer Hazreti Musa'yı, Hazreti Osman Zekeriya Peygamberi ve Hazreti Ali Hazreti İsa'yı. Ve öbür sahabelerden her biri bir peygamberi. Bunun içindir ki Benim sahabelerim, Beni İsrail peygamberleri gibidirler." buyurdu" (36).
Dirilişin bu sözlerinden sonra, daha önce andığımız bir şiire yeniden bakalım.
'Bir gül ansızın patlayıp açılacak bir saksıda
Ve kalkacak bir insan ayağa
Ve ışık ışık ışık
Arkasında solunda ve sağında
Ve uzatacak ellerini dışarıya
Ah bu ne beyaz ne beyaz
Musa'nın elleri
Ve yüzü İsa yüzünün benzeri
Sonra bir değişim daha
Kendinde özetleyen bütün peygamberleri
Son peygamberin kendisi sanki
Hızır da işi bitip de aradan çıkan köprülerin en yükseği
Mehdi.

Burada Peygamber Mehdi ile özdeşleştiriliyor. Daha doğrusu, Mehdi'nin Peygamberi temsil ettiği vurgulanıyor. Bu vurgulayış bize bazı hadisleri hatırlatıyor. "...Kardeşlerim, beni görmedikleri halde bana inananlardır. " (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü's-Sahabe, Cilt. 2, sf, 564, Divan Yay. İst.1980) İslâm garib olarak başladı -veya zuhur etti- ileride yine başladığı gibi garib olarak tekrar başlayacak -yahut yeniden zuhur edecek- ne mutlu o gariblere. " (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Cilt. 5, sf. 3713, Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul.) Garibler, kardeşlerimdir, deniyor.
Hızırla Kırk Saat'te yine buna benzer bir özdeşleştirme var.

Musa sürüyü Şuaybtan öğrendiyse
Yolu dağı yaylayı benden öğrendi
Şuaybtan öğrendiyse köpeği
Kurdu benden öğrendi
Onunla çay içtiyse gündüzleri
Benimle kahve içti geceleri
Onunla namaz kıldıysa sabahları
Benimle duâ etti aksamları
Ondan aldıysa Tanrı sevgisini
Benden aldı korkusunu
Ama ben karanlıklarda yittim
Musa ışığa vardı
''Kırklar yediler geldiler
Beni alıp götürdüler
Birçok yeri gezdirdiler
Sonra geri getirdiler"
Deseydi Musa yalnız beni anlatmış olacaktı (37).

Burada da Hızır'la Musa'nın birbirini temsil ettiği vurgulanmıyor mu? Biz, bütün bu işaretler, mecazlar, imajlar ve semboller çerçevesinde ilerleyelim. Her ağırlık, belirli bir kuvvetle taşınır. Her yük onu çekecek bir güçle götürülür. Dün, Saadet asrında din yükünü, din sorumluluğunu nasıl bir güç ve kuvvet kaldırıp hayata hakim kıldıysa, dinin hükümlerini, Kur'an'ın emirlerini yaşayıp ve yaşatarak gerçekleştirdiyse, bugün de aynı güç ve kuvvette bir kadro, bir yiğitler topluluğu gerekli değil midir? O gün, yani saadet asrında, "Bugün sizin dininizi tamamladım!" diyen irade, güç ve kuvvet, o işi nasıl tamamladıysa, bugün de benzer şartlarda bu işi gerçekleştiremez tamamlayamaz mı? Bugün de varisler, miraslarını sırtlanarak aynı yolda yürüyüp bu işi tamamlayacaklar, O'nun izin ve iradesiyle. Bu işin sahipleri Mehdiyyet kutbudur. Mehdiyyeti temsil edecek olanlar da O'nun resulunün kardaşlarıdırlar.
Diriliş, bu kıyamet kahramanı da, "son peygamberin kendisi sanki" diyor. "Bütün peygamberleri kendinde özetleyendir" ve "Elleri Musa'nın elleri, yüzü İsa yüzünün benzeri"dir. "Benden sonra peygamber gelecek olsaydı, Ömer olurdu" denilen şerefli zata benzetilen Musa, ahir zamanda geleceği haber verilen ve Hazreti Ali'ye benzetilen veya Hz. Ali'nin benzetildiği İsa, Mehdi'de odaklaşıyor. Zaten Mehdi'nin Ehl-i beytten olacağı söylenmiyor mu?
Kehf sûresiyle ilgili bir hadiste, "Kim sûre-i Kehfin evvelinden on âyet ezberlerse Deccalın şerrinden emin olur"(38) deniyor. Dokuzuncu ve onuncu ayetten itibaren ashab-ı kehfın hikayeleri anlatılıyor. Deccaliyetin karşısında Mehdiyyet vardır. İslâm'ın en büyük düşman kadrosu. Ve karşılarında da İslâm'ın ikinci ilkler kadrosu, ihya kadrosu. Sûrede bu kadronun genel mücadele metodu çiziliyor. Önce kehf ashabı gibi, sonra Hazret i Musa ve Hazreti Hızır gibi, sonra da Zülkarneyn veya Hazreti İsa gibi görünme ders veriliyor. Böyle olmasa, hadiste, "Her kim, Deccala yetişirse Kehf sûresini okusun" (39) denir miydi? Veya öyle denmesinin buna açık bir hikmeti olmaz mıydı?
Her müslüman cihad eri bu üç sûre üzerinde derin derin düşünüp ibret almalı.

 

Diriliş'in "Zamana adanmış Sözler"ine dönüyoruz. Karsımızda bir şiir dili var. Ancak âşinâ gönüllerin duyup anlayacağı işaretler var. Bugüne ve geleceğe dönük işaretler. İlk şiir: "Fecir Devleti''.
Bu şiir âdeta bir "seniyyetül vedâ" türküsüdür. "Hz. İsa'nın dağ vaazı dinleyicileri"nin, "Çağı ülkülerine bir ortaçağ yayı gibi gerenlerdin, "İnkarı öldürüp, insanı dirilten "Mesihiyyet neslinin, Batmış medeniyetimizin, ruhumuzun arkeologları, şafak işçileri, ikindi Mimarları, bir fecrin erleri'nin seniyetül vedâ türküsü (40).
Bu gelecek, gelmekte olan fecir devleti isçilerinin ustası, bir "Masal" kahramanıdır. Batılıların öldüremediği, ruhu nurdan bir sütun hâlinde göğe yükselen, en onulmaz yaralara şifâ olan bir kahraman. Anadolu zamanını "Kırk saat ya da kırk yıl gibi bir zaman” için mayalayan bir kahramandır (41).
Bu kahramanın ve emanetçilerinin yürüyüşü, ''Sürgün ülkeden başkentler başkentine"dir. Medine, Şam, Bağdat, belki de İstanbul'a...
Kalbinden sürgün olduğumuz o sevgili için af dilenmeli, affa layık olunmasa da, af dilenmeli ki "Esir kentten Özülkeye" yani "Fecir Devleti"ne yani "İslâm"a varılabilsin.
O aziz, o gün yüzlü saatlerin geri gelmesi, gönle dört bir yönd

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!