23/1/2007
Diriliş Nesli Şairine
Yazar: Ekrem Dumanlı
Edebiyat ve düşünce dünyasında yıldızlar vardır; bir ara yanıp sönerler ve yokluğun bağrında kaybolup giderler. Bir de zaman geçtikçe ışıltısı daha bir hissedilen kutup yıldızları vardır.
Onlara bakarak yön bulursunuz. Sezai Karakoç, böyle kutuplardan biridir; her daim başvurulan bir kaynak, her dem kapısı çalınacak bir ocak.
Yıllar önce kutlu bir rüyanın peşine düştü o. Âlem-i misale yansıyan o muştuyu gizlemedi, okuruyla paylaştı. Diriliş üzerine bir destan yazdı. “Türedi Uygarlıklar”a karşı verilen bir mücadeleyi anlatıyordu bu destan. Bir medeniyet özlemiydi aynı zamanda. Onu duymak istemedi fildişi kulesinin sakinleri. Ancak, ses o kadar berrak ve o kadar gürdü ki, ma’şeri vicdanda yankılandı; yankılandıkça sonsuzlaştı. “Sürgün ülkeden başkentler başkenti”ne doğru yürüyordu şair. O yürüdükçe sesi yankılanıyordu istikbal şahikalarında. Bu haliyle o, asr-ı saadeti önceden haber veren Mekke’deki muştucu kâhinlerine benziyordu. Aynen onlar gibi duru bir ilhamı remizlerle, muştularla, sembollerle anlatıyordu. “Diriliş Nesli”nin destanıydı bu. Aklı gözüne inmişler için öyle bir nesil yoktu ortada ve kıyamete kadar da gelmeyecekti. Oysa mısralara, satırlara sıkıştırılmış her işaret, anlayan için bir beşaretti. O yüzden yıllar geçti; Karakoç imzalı hiçbir yazının, hiçbir şiirin mürekkebi kurumadı.
“Yağmur Duası”na çağırıyordu şair bizi ve haykırıyordu “ben geldim geleli açmadı gökler”. Aslında bir neslin yazgısıydı yağmursuzluk. Kaht-ı ricalin susuz çöllerinden haykırıyordu ve “Yağmur duasına çıksaydık dostlar / Bulutlar yarılır, hava açardı” diyordu. Yağmur duasına ortak olacak “dostlar” bulmak hiç de kolay değildi. Renk körlüğüne maruz bir zümre onu hiç görmedi; görmek istemedi. İlham buudu, müstakbel medeniyet ufuklarını zorlayan bu düşünce adamına “sağcı”, “muhafazakâr” gibi kalıplar aradı. Onu kendine ruhen yakın hissedenler ise kader çizgilerinin o coşkun iman ve ilhamla örtüştüğü noktayı tam tamına idrak edemedi. Aslında her büyük düşünce adamının kaderidir yalnızlık. O da kalabalıklar arasında yalnızlıklar yaşadı.
Mersiye geleneğinin modern avcıları Diriliş şairinin gurub etmesini bekliyordu pusu kurmuşçasına. Tam bu noktada ilginç bir hadise yaşandı. Kültür Bakanlığı “2006 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nü Sezai Karakoç’a verdi. Öteden beri merak edilen “Bu bakanlık ne işe yarar, turizm dışında iştigal alanı var mıdır, kültür politikası adına bir icraata sahip midir?” sorularını bertaraf etmek istercesine doğru bir seçim yapılmış oldu. Çünkü Sezai Karakoç, bu takdiri, hatta bunun ötesini çoktan hak etmişti. Duruşuyla hak etmişti, çilesiyle hak etmişti, sanatıyla hak etmişti.
Ömrünü düşünce çilesine adamış bir aydın var karşımızda. İlk günkü mehip tavrıyla şu anki duruşu arasında en küçük bir sapma emaresi göstermeyen bir diriliş öncüsüyle karşı karşıyayız. Bu gerçeği herkes ayan beyan görüyor bugün. Belki de bu nedenle Kültür Bakanlığı’nın teveccühüne hiçbir “kesim”den itiraz gelmedi. Herkes “Hak etti bu ödülü” demek zorunda kaldı. “Sağcı” yaftası yemiş herhangi bir şaire verilseydi bu ödül itirazlar yükselecekti. Böyle bir ödül Sezai Karakoç için az bile sayılır; çünkü o sadece iyi bir şair değil, dürüst bir entelektüel, kuşatıcı bir düşünce insanıdır. Nesiller üzerinde onun emeği vardır. Bu ülkenin has evladı, bu vatanın öz ilhamıdır Sezai Bey. Ondaki yerli hava ve millî dava, onun evrensel düşünce ufkunda dolaşmasına, orada fetihler yapmasına mani olmamıştır. Bakanlığın vesile olduğu bir noktayı göz ardı etmemek gerekiyor: Toplumun Sezai Karakoç’u yeniden keşfetmesi, Ruhun Dirilişi’ni, Kıyamet Aşısı’nı, Diriliş Nesli’nin Amentüsü’nü ve daha nice güzel eseri raflardan indirme zamanı gelmiştir artık. Hızırla Kırk Saat’i Zaman’a Adanmış Sözler’i, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu’nu yeniden çocuklarımızla paylaşma ihtiyacı ortaya çıkmıştır artık. Eminim yeni nesiller bu kutup yıldızını yeniden keşfederken Diriliş Nesli’nin semboller âleminden çıkıp varlık âlemine avdet ettiğini ruhlarında duyacak. “İşte diriliş budur” diyecekler…
kaynak: zaman.com.tr