8/1/2007
Dünyada “Din Günü”ne Çağıran Adam
Yazar: Ahmet Doğan İlbey
“Türküler içinde en senin olan” dediği şiiri bularak, bu ülkenin
yerlilerinin kalp ve zihniyetinin tezahürü bin yıllık irfanının ve
medeniyetinin envanterini, dahası, müslüman toplumun maddî ve mânevî tarafını
sanatkârâne bir şekilde kitâbeleştiren mütefekkir ve şâir Sezai Karakoç’un
değeri, İslâm düşünce ve sanatına en çok ihtiyaç duyulan günümüzde ne kadar
biliniyor acaba?
60′lı yıllardan bu yana en az üç nesli fikrî ve edebî çizgisinde sessiz ve
derin yürüyüşüyle bünyesinde toplamıştır. “Üstadım” dediği Necip Fâzıl’ın
“Büyük Doğu”sundan öz alarak “Diriliş” fikrini ve edebiyatını inşa eden bir
büyük yalnız Sezai Karakoç.
Tatbikat imkânı bulsa inkılâbî güce sahip fikirlerinin aksiyoneri değil,
bilge kişisi olmayı sürdürmesi daha anlamlı düşüyor kendi zamanında. Çağın
mâlâyani ve maddeci alanından uzak duran, büyük yalnızlığının içinde devleşen,
fikirleşen, şiirleşen bir muzdaribdir Sezai Karakoç. Dış hayata kapalı
yalnızlığında bu ülkenin ve müslüman milletin işâret taşlarını, kıymet
hükümlerini, yokedilen değerlerini, umutlarını sanatkârâne bir derinlikle
işleyerek, çağın velvelesinden başını kaldıramayan cemiyetine güldesteler ve
fikirler hâlinde sunmuştur.
Sezai Karakoç, Cumhuriyet sonrası Türk Batılılaşması karşısında, bazı
milliyetçi ve muhafazakâr akımların dahi eklektik ve yarım oluşlarla tavır
aldığı ve müstağrip düşünce ve sanat adamlarının a’rafta yahut karşı parselde durdukları
bir vakitte daha baştan doğruyu gören ve yürüyen birkaç nâdir mütefekkir ve
şâirlerimizden biridir. Duruş noktası Büyük Doğu düşüncesinden başlayıp,
modernizmin hâkim olduğu çağımızda İslâm düşüncesi üstüne Müslüman milletlerin
inkırazlarına, çözülüşlerine isabetli tespitler yaptı. Sömürgeci Batı’nın
fikirde ve insanlığa bakışta samimi olmadığını, materyalizmin zemininde cilalı
bir görüntü arz ettiğini, aslında kalbî sükûnetini, vahiy merkezli bakışını
kaybettiğini, yerli düşünce parselinde duran akranlarından çok önce, doğru bir
şekilde kitaplaştırdı. Batı’nın Hristiyanlığı semâvî olmaktan çıkarıp muharref
hâle soktuğunu Batı’ya çağrı yaparak yazdı. İnsanlığın kurtuluşunun son din
İslâm’da olduğunu temelleriyle ifade etmiştir eserlerinde. Yahudilere,
Afrikalılara, Doğu ve Batılılara bu çağrısında, insanlığın her bakımdan günah
ve hatalarını, kötülüklere gark’olduğunu ve Kur’an anlayışından uzak
düştüklerini ve başta Müslümanların ve diğer toplumların muhasebe yapmasını ve
“diriliş” yollarını işaretleyerek, adeta “Din Günü”nün hesap ve mânâsına çağrı
yapar.
Sezai Karakoç, İslâm düşüncesini evrensel bir eksende oturtmaya çalışır
yazılarında. İslâm toplumlarının dün olduğu gibi “ümmet” anlayışında
birlikteliklerinin olabileceğini ifade eder. Özellikle İslâm’ın bayraktarlığını
ehil bir şekilde sürdürmüş olan Osmanlı-Türk kültür ve medeniyet yapısını
merkeze aldığı görülür yazılarında. İstanbul, Konya, Diyarbekir gibi geçmişin
ihtişamlı medeniyet unsurlarını yazılarında sanatkârâne biçimde anlatarak, Anadolu
Türk-İslâm merkezli bir hamleye her bakımdan “diriliş” başlangıcında öncelik
verdiğini sezdirir.
Otuzdan fazla eseriyle Batılılaşmaya, yabancılaşmaya “diriliş” fikriyle,
mütefekkir ve sanatçı kimliğiyle karşı duran Karakoç, günümüzde ender görülen
bir şahsiyettir. Düşünülmesi gereken bir husus da, onca tanınmışlığına rağmen
gazete ve televizyonlarda arz-ı endam etmeyişinin sâiki mizaç ve metot mu
olduğudur. Yoksa, karşı durduğu eşya ve olguların günümüzde İslâmî-Millî
cephede de eklektik bir şekilde tesirli olduğu için midir? Kendine kalsa,
suretten sakınan bir insan. Suretinin gazete ve televizyonlarda görünmesine
müsaade etmeyen bir eski zaman bilgini gibi Karakoç. Şüphesiz bu eski zaman
duruşlu Sezai Karakoç düşünceleriyle, sanatıyla önümüzdeki bin yılın İslâm’ın
vaziyet ve geleceğine dair şimdiden işaretler veriyor, ışık tutuyor.
Fikri ve sanatı sağduyulu ve yerli zeminde duran topluluklarda damar damar
dolaşırken, meydanda olmayan sessiz bir düşünce ve şiir devidir o. Afişi
olmayan, reklam spotu olmayan, velveleli nutku olmayan, gazetede “köşe”si
olmayan, ama uyuşan şuuruyla yerli aydınların ve uyuyan cemiyetin “rüyasını
zapteden” orijinal bir münevverdir. Zaman gösterecektir ki, suretiyle
görünmeyen bu sessiz fikir ve sanat devinin tesiri kalacaktır gelecekte. Çünkü
o, sathînin geçiciliğinde vakit öldürmeyen, uzun ömürlü kalmanın saikleri olan
temel meselelerin yorumcusu ve sanatkârıdır.
İslâmî-Millî düşünce ve sanatı zirveleştiren, mahiyeti bir, duruşu farklı üç
abide şahsiyet saymak icabederse, Mehmet Akif’ten Necip Fazıl’a uzanan çizgi
Sezai Karakoç’ta sürüyor şimdilik.
“DİRİLİŞ”
Sezai Karakoç, şiirine, fikir ve sanat çizgisine, duygu, fikir ve inanç
cihetinden yahut İslâmî silkiniş zemini olarak “Diriliş” terimini kullanır.
Sanatının ve Ülküsünün gayesi olarak kullandığı “Diriliş”, Karakoç’ta bir
anahtar kavramdır, ilhamdır, cehd kaynağı ve semboldür. Hususî manâsıyla bir
“rönesans”; ulvî manâsıyla “Ba’sü Bâde’l Mevt” (Ölümden sonra diriliş) olarak
kullanmaktadır. Daha açık ve yaygın anlamıyla, insanlığın ancak İslâm sayesinde
dirilişidir. Şiire de, sanata da, düşünceye de “diriliş” ana fikri zemininde
İslâmî bir kıymet ve fonksiyon kazandırmak gayesindedir.
DİNE GÖTÜREN BİR YOL OLARAK ŞİİRİ
Şiirde İkinci Yeni denilen akıma şekil olarak dahil edilse de, onlardan
dünya görüşü ve muhtevasıyla tamamen ayrılır. İkinci Yeni’cilerin salt eşyanın
kalıplarına bağlı kalmalarına karşılık, Karakoç, insanın, özelde Müslüman
insanın özüne ve mutlak değer ve güzelliklerine yönelir. Bütün bunların yolu
olan Allah’ın Hakikati’ne yönelmek, yöneltmektir onun sanat anlayışı.
Şiirlerinde malâyanî ve aktüel olanı değil, ezelî ve sonsuz olanın varlığını
işler. Şiirinin gücünün daha çok mecazlarla, serbest çağrışımlarla
hissedilmesini ister. Şiirinde duyguya ve fikre ağırlık vermekle beraber,
lirizmin ve musıkinin bütün şiirlerde hakim olmadığı görülür. Çoğu şiirlerde
mesnevi karakterli anlatım hakimdir ve mesajın önem kazandığı da görülmektedir.
İkinci Yeni’cilerin sıkıntı, bunalım, hiçlik, müstehcenlik, maddeci temalarının
yozlaştırdığı bir dönemde Karakoç şiirlerinde İslâmî Türk inançlarını,
motiflerini, kıssalarını, menkıbelerini, törelerini işler. Şiirlerinde ayetler,
hikmetler, İslâmî kahramanlar, hadiseler, modern bir mesnevi biçiminde yer
alır.
Ayrıca, Anadolu coğrafyası olarak Diyarbekir, Dicle ve Fırat eksenli bir
muhit onun çocukluk dönemi hatıralarıyla dolu kayıp bir Saadet Beldesi ve
zamanlarıdır. Oraların yaşayış, gelenek ve inançları, efsaneleri “Köpük”
şiirinde, güzel Türkçeyle şiirleştirir. “Taha’nın Kitabı-Gül Muştusu”
kitabında, sembolik olarak Kur’an’ın yahut Peygamber Efendimiz’in dünyaya
yaydığı nur ve tebliğ bir naat biçimiyle anlatılır. “Hızırla Kırk Saat” te
Hızır tasavvurundan hareketle bir anlamda yine Peygamberimizi anlatmaktadır.
İslâm kültüründe geniş yer alan “Hızır” sembolü kurtarıcıdır ve Ahlâka,
Kur’an’a çağırır. “Leylâ ile Mecnun” kitabı ise, bilinen aşk hikâyesindeki
mecâzdan hakikât aşkına dönüşün kurgusu, güzel Türkçe ile yeniden
yorumlanmıştır.