« Önceki | Sonraki »

26/10/2007

Dünyayı Fethetmemiz Gerekiyor

Yazar: Hakan Albayrak

Dünyayı fethetmemiz gerekiyor. İşgalden bahsetmiyorum, açmaktan bahsediyorum. İslâm’a, İslâm medeniyetine açmalıyız dünyayı. Alimlerimiz, filozoflarımız, münevverlerimiz taarruza geçmeli. Dervişlerimiz taarruza geçmeli. Şairlerimiz, yazarlarımız taarruza geçmeli.

Müzisyenlerimiz, sinemacılarımız, televizyoncularımız taarruza geçmeli. Dünya halklarına medeniyet diye yutturulan Frenk barbarlığını, vahşi kapitalizmi ve emperyalizmi alt etmek, insanlıkla güneşin arasına çekilen perdeyi kaldırmak için seferber olmalıyız. Topyekün taarruz! Topyekün taarruz! Topyekün taarruz!

Kamusal gündemimizin birinci maddesi (ve ikinci maddesi ve üçüncü maddesi…) İslâm medeniyetini canlandırmak olmalı, Nizam-ı Alem olmalı. Sevr’e takılıp kalmak bize yakışmıyor. Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bölünmesi tehlikesini vurgulaya vurgulaya bölünme ihtimalini içselleştiriyoruz. Halbuki ruhlarımız, yüreklerimiz ve beyinlerimiz bu sınırlardan taşıp dünyanın öbür ucuna kadar akmalı. İçimizden bir grup, Kafkasya ve Orta Asya’yla entegrasyonun zeminini oluşturmalı. Bir grup, Balkan Müslümanlarıyla entegrasyonun… Bir grup, Ortadoğu’yla entegrasyonun… Sonra, Afrika’yla, Güney Amerika’yla sağlam bağlar kuran gruplarımız olmalı. Ama meselemiz sadece entegrasyon, yani cepheyi genişletmek, yani kendimizi sağlama almak değil. Meselemiz, dünyaya ışık saçmak.

“Bir Huntington, bir Fukuyama…” diye konuşarak, Batı’nın felsefi iflasından başka bir şey ifade etmeyen fikir müsveddesi karın ağrılarını göklere çıkarırken İslâm dünyasının geçmişteki ve günümüzdeki muazzam fikir birkimini aşağılamaya cüret eden bedbahtların veyahut bedhahtların propagandalarına aldanmayalım; kurtuluş formülü bizdedir ve başka da hiçkimsede değildir.

Bir kazayı sağ salim atlattığımız zaman ne deriz? “Verilmiş sadakamız varmış.” Yani biz, kendimizi ancak başkalarına yardım ederek koruyabileceğimize inanırız… Bir zulme şahit olduğumuz zaman ne deriz? “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.” Yani biz inanırız ki, zalim ne kadar güçlü olursa olsun ve mazlum ne kadar güçsüz olursa olsun, hiçbir zulüm zalimin yanına kâr kalmaz… İşte dünya görüşümüz! İşte dünyayı kurtaracak görüş! İşte vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin sonunu müjdeleyen hayat felsefesi! İşte tünelin ucundaki ışık! Bu ışığı yaymalıyız. Ve bu ışığı yaymak için Batı’nın kültür emperyalizmine karşı her cephede savaşacak kadar donanımlı olmalıyız. Medeniyetimizi romanlarda, filmlerde, şarkılarda yeniden üretmeliyiz. “Tûti-i mu’cize gûyem, ne desem laf değil” asaletinden “Çeksene elini, kırcan mı belimi” rezaletine geçiş sürecini tersine çevirip, asaletimizi yeniden kuşanmalıyız. Her şey birbiriyle irtibatlı. Aşağılık bir müzik zevkiniz varsa medeniyetiniz olamaz!

Bizim ‘dökülme’ lüksümüz yok. Muhkem bir kale olmalıyız insanlık için. Duruşumuz hayranlık uyandırmalı. Kendi mahallemizden, yani Ortadoğu’dan ve Kafkasya’dan ve Orta Asya’dan ve Balkanlar’dan başlayarak bütün dünyada bir asalet rüzgarı estirmeliyiz. İliklerimize kadar idrak etmeliyiz bu sorumluluğu.

Şair Cevdet Karal anlattı: Bakü’lü gençler arasında Rusça konuşma hastalığı yayılıyormuş… Rusça konuşmak, Ruslar gibi davranmak, medeniyet alameti olarak görülüyormuş bazı çevrelerde; Türkçe (veya Azerice) konuşmak, yerliliği önemsemek ise bayağılık, liyakatsizlik, anakroniklik alameti olarak görülüyormuş… Niye? Çünkü Azeri televizyonlarına bakıyorsunuz, “Azerbaycan Respublikası Prezidenti İlham Aliyev”in günlük mesai haberleri ve üç-beş türküden başka yerli bir şey yok. Türkiye televizyonlarının ekseriyeti ise amiyane tabirle ‘karı oynatıyor’. Dünyaya çekidüzen vermek gibi bir gayesi olan kimselerin kurduğı televizyonlar da var, ama bunlar iç siyaset tartışmalarına öyle gömüldüler ki (ve bu tartışmaları öyle iç karartıcı, öyle ümit kırıcı, öyle yıldırıcı bir üslupla yürütüyorlar ki), Bakü’lü gençlerin yüreğinde ufacık bir kıvılcım bile çaktıramıyorlar. Almanya’ya bakın, Makedonya’ya bakın, Batı Trakya’ya bakın; Türkiye televizyonlarının Türkçe konuşan topluluklar üzerindeki en bariz ve en büyük etkisi, ahlâkı ve asaleti aşındırmak. Arap ve Fars komşularımız üzerinde de yozlaştırıcı bir etkileri var.

Sadece televizyonlarımız (en azından birkaç tanesi) İslâm medeniyetini ihya amacını gütseydi ve bu amaca matuf kaliteli, asaletli, cazibeli programlar (bilhassa filmler, filmler, filmler) yapsaydı, onca eksiğimize-gediğimize rağmen dünyanın altını üstüne getirebilirdik.

Koca insanlık, televizyon çocuğu olmadı mı? Çocuğun kurda kuşa yem olmasını istemiyorsak, üstad Sezai Karakoç’un yıllar önce kurduğu o muhteşem televizyon hayalini bir an evvel gerçekleştirelim: Türkçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça, Urduca, İngilizce, Fransızca… yayın yapacak bir İslâm medeniyeti televizyonu!

kaynak: milligazete.com.tr

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!