« Önceki | Sonraki »

8/1/2007

Fecir Devleti Ve Mehdiyyet

Yazar: Mehmed Tahiroğlu

Diriliş Yayınlarının 16 numaralı kitabı "ŞİİRLER IV - Zamana Adanmış Sözler" adını taşıyor. Zamana adanmış sözlerin ilki: FECİR DEVLETİ. Bu şiir, "Devlet-ebed-müddet" idealinin yeniden dirilişinin muştusu(1).
FECİR DEVLETİ, fecirde yoğrulacak bir yapıdır. Ustası da dumanlar, alevler ve kan içinde bir Şeyh Gâlib'tir. Yenidünyanın ilk ustalarından, bizim dünyamızın muştucularından Şeyh Gâlib, yeniden iş başındadır, şafakta.
Bu usta yalnız değildir. Mermerden düzgün orduların göz ucunda doğrulacaktır bu yapı. Bir de Şeyh Gâlib'in öğrencisi usta mimar vardır. Şafağı, öğleyi, sabahı, akşamı, yatsıyı ve hele ikindiyi tam yerinde kullanan, bir insanı gölgeleyecek olan, bir başa gerekli gençlik düşünü, yeni bir dünyanın, dünya ötesi dünyanın ülküsünü, Şam-Bağdat'tan sütun çizgileriyle, Arafat Dağının âhengiyle ilhâmın en yemişlisinden tatmış bir başa uzatan Usta Mimar...
Doğu, Batı, çöl, Nil ve kahverengi adalar ve kıtalar, Sarayburnu Mimarından haber bekler, işaret umarlar. Aç kalanların ekmek, susuz kalanların su beklediği gibi...
Ve bir cami üstünde hutbe bir gül bulutu gibi yükselecektir. Bu ülkü bir kılıç gibi keskindir. Kalblerden kalblere uzanır. Öldürmek için değil, diriltmek için uzanır. Bu kılıç Ali'nin, Hâlid İbn-i Velid'in kılıcı gibidir.
İçine gömüldüğümüz yabancı gecelerden kurtulacağız. Bu madenî sis, bu kömür tabakası üfürülecektir, gül bahçelerinden gelen Şeyh Gâlib işi bir şafakla.
Bin yıllık kar altından, ölüler kentinden sıyrılarak gelenler vardır. Büyük aydınlıklarla birlikte geliyorlar, gittikçe beliriyor, gittikçe yoğunlaşıyor, doku, et, kemik kazanıyorlar. Er kişiler çıkıyorlar bir bir geceden. Geceyi silen sancaklarıyla geliyor, gök yeşilini getiriyorlar. Koşanlar bunlardır, yoğrulacak fecre doğru. Çalınmış miraslarının içinden, örselenmiş kefenlerinin içinden ustalar, çıraklar, şafak işçileri, ikindi mimarları geliyorlar.
Çağı ülkülerine bir ortaçağ yayı gibi geren, inançsızlığın, yıkıcılığın, köleliğin, sömürmenin kör yüreğine ok atan, inkârı öldüren, insanı dirilten bir Fecrin Erleri, batmış medeniyetimizin, ruhumuzun arkeologları, bir lânetli geceden çıkıp çıkıp geliyorlar.
İnsanlığın yeni bir kader dönüşümünde, mercan kitap ve doğurgan yaradan, zamanın an an tanık olduğu, bütün gerçekliğiyle sûrelerden gelecek yeni bir, bir insan rûhu: Yüzü hep fecir devletine dönük, gönlünde hep cennetten bir site... Dillerinde ipekten yumuşak, kılıçtan keskin âyetler, fecir yapısının ufkunda gezinirler.
Diriliş şâiri, bu gelenleri her sabah gün doğarken, taraçalara güvercinler konarken, Fâtih'te oturduğu çatı katında, dilinde en güzel duâlarla gözlemektedir.
Zamana adanmış sözlerin ilk tablosu, Fecir Devleti'nde çizilen tablo budur. Bu tablonun daha da aydınlanması için, Dirilişin bazı şiirlerine ve Şeyh Gâlib'in "Hüsn ü Aşk"ına da bakılması gerekir.
"Hızırla Kırk Saat"ın 38 ve 39uncu saatlerinin sonunda ve 40ıncı saatin başında "Fecir Devleti"ni bütünleyen şu bölümler var:
"Göründü sancakların en yeşili ve ordusuyla birlikte Mehdî. Belirli bir süre geciktiren kıyâmeti ve kıyâmeti elinde bir belge gibi tutan, onu bir tüy gibi hafifleten, ölümü ve kıyâmeti şehitlik yapan Mehdî... Bu, bereketin geri gelişi, kıyâmetin birinci fecri, Hızır'ın ete-kemiğe kavuşmasıdır. Bir kadir gecesinde seçilenler seçilmiştir(2).
"Ve kalkacak bir insan ayağa. Arkasında, solunda ve sağında ışık ışık ışık... Ve uzatacak ellerini dışarıya. Ah bu ne beyaz ne beyaz Musâ'nın elleri ve yüzü İsa yüzünün benzeridir. Kendinde özetleyen bütün peygamberleri, son peygamberin kendisi sanki. Hızır da işi bitip de aradan çıkan köprülerin en yükseği: Mehdî(3).
"Konuşacak Mehdî. Geldi derleniş günü, derleniş, toparlanış vakti. Artık her gün her gece, bir kadir günü ve gecesidir. Kur'ân inmektedir dağlardan tepelerden. Derlenip, toparlanış, diriliş saati gelmiştir. Müslüman ufuklardan bir ağartı yükselmektedir(4).
Hızır'la Kırk Saat ve Tâhâ'nın Kitabı, Fecir Devleti'nin en güzel destanıdırlar. Fecir Devleti'nin bir de "Hüsn ü Aşk"la ilgisini görelim. Bunun için eserin konusuna bakalım:
Hüsn ü Aşk, Osmanlı devletinin muharebe meydanlarında gururunun kırıldığı, Padişahın bile "devlet elden gidiyor" diye feryâd ettiği ve imparatorluğu kurtarmak için sağdan soldan teklif lâyihaları istediği bir devrede kaleme alınır(5).
Hüsn ü Aşk, sanki Şeyh Gâlib'in devlet için bir kurtuluş reçetesi hem de bugünlere uzatılan bir vasiyetidir. Tamamen sembolik bir dille kaleme alınan eserde esasen mücerred insan ruhunun tasavvufî macerasının bir oluş ve eriş destanı dile getirilmektedir. Ama bu, bizim, eseri aynı zamanda bir toplumun, toplum rûhunun da medenî ve kültürel oluş ve erişinin destanı olarak görmemize engel değildir. Biz, Dirilişin koyduğu bu açıdan bakmak istiyoruz Hüsn ü Aşk'a. Bu bakımdan Hüsn ü Aşk, Fecir Devleti'nin usta, çırak ve işçilerinin çekecekleri çileleri, geçirecekleri maceraları ve sonunda erecekleri Devlet'i hikâye eder.
Hikâye şudur: "Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adında bir kabile vardır. İyilik ve sevgiyi gaye edinen bu kabile büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde yaşamaktadır. Giydikleri Temmuz güneşi, içtikleri cihanı yakan ateştir. Gam dolu kumluktan ibaret bir vadide yaşamaktadırlar. Ateş eker ve parça parça kalb biçerler. Bir gün kabilede olağanüstü bir gece yaşanır. Bu gecede iki güzel çocuk doğar. Oğlana AŞK, kıza da HÜSN adını verirler. Aşk, İsâ gibidir, beşiği de mihrabtır. Gözünde İsâ'nın sözü gizlidir, bir sözle tâlihi değiştirir(6). İki mısraa benzeyen bu çocuklar, güzel bir ma'nâ matlaı olurlar. İki uçlu bir kalem gibi, bir gönülden bir bahsi anlatırlardı. Bu iki çocuk büyüyünce Mekteb-i Edebe verilirler. Hocaları Mollayı Cünûn'dur. Kâmil bir şeyhtir. Akıllı, tedbirli, insanların müftüsüdür. İhtimaller bağından sıyrılmış olarak imkânsızlık vâdisinde tek başına gider. Cehâlet gecesinden sabaha kavuşmuş, yasakları mübaha çevirmiştir. Onun yanında hükümdar ve dilenci birdir. Tek başına kudretli bir pâdişâhtır, bütün duyguları emrindedir. Zan ve şüphe ile işi yoktur. Gökyüzüne ait bilmediği şey bulunmaz. Fetvalarına göre usûlü, kıyaslarına göre kitapları vardır. Konuşsa cihânı, bir sözle en büyük âlimleri susturur. Belâ diyârının şeyhülislâmıdır. Onun sözüne hiç bir hüküm yürümez.
Hüsn ve Aşk birbirlerine âşık olurlar. Kabilede "Hayret" adında bir kabadayı vardır. Bunların birlikte gezmelerini engeller. Hüsn, evine kapanır. Sühan, ikisi arasında mektupçuluk yapar. Hüsn'ü dadısı İsmet korur ve kollar. Aşk'a ise lalası Gayret yardım etmektedir.
Aşk, ayrılığa daha fazla dayanamaz ve kabileden Hüsn'ü ister. Kabile bir şartla bu isteğe uyacağını söyler. O da, Kalb ülkesindeki tılsımı getirmesidir. Bu isteğe 'evet' diyen Aşk, lalası Gayret ile Kalb ülkesine doğru yola çıkar. Daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşerler.
Aşk'ın ve Gayret'in düştüğü kuyu kapkara bir şehirdir. Ve dibinde siyah mâdene benzeyen binlerce askeri bulunan sarhoş bir dev vardır. Askerler, Aşk ve Gayret'in ayaklarına ip takarak sarhoş Dev'e götürürler. Dev, onları semirdikten sonra yemek üzere hapsettirir. Bu arada Sühan yetişip onlara kurtuluş yolunu gösterir. Kuyunun dibinde cinlerin bilmediği bir ip vardır. Bu ipi sıkı tutanı İsm-i A'zam korur. Aşk ve Gayret bu ipe tutunarak kuyudan çıkar, yola devam ederler. Gam Harâbeleri adında kış ve gecenin hüküm sürdüğü bir yere varırlar. Burada dev yüzlü korkunç bir cadı yaşar. Her yanı ateş, zift ve katrandan oluşan bu cadı, kendisini güzel gösteren bir büyücüdür. Bir taraftan, yuttuğu çocukların kanından çocuklar doğuruyor ve doğurduklarını tekrar yiyor. Kadife kumaşlarla, elmas, yakut ve inci ile süslenen cadı, Aşk'a kendisiyle evlenmesini teklif eder. Onu âleme sultan yapacağını söyler. Aşk bir minber hatibi gibi, Cadının darağacında haftalarca kalır. Sühan, Aşk'a cadının aslını gösterir. Aşk'a, Hüsn'ün gönderdiği elmas kılıçla, oynayışı kıyâmet görünüşlü, kişnemesi kıyâmet sûru olan bir at verir. Korku bilmeyen Aşk, bu kılıç ve at ile gam çölüne düşer. Gam çölünü sokak kumluğu hâline getirip, yoluna çıkan gulyabânileri, devleri yere serer. Onların ordularına ölüm sadakaları dağıtır. Fakat yolunun üzerine bir de ateş denizi çıkar. Birtakım devler bu ateş denizinde mumdan kayıklarla gezmekte, azıksız kalmış pek çok budalayı tutup öldürtmektedirler. Bunlar birer belâ ateşi, birer kızıl kıyâmettirler. Bu ateş, içinde Nemrud'un siyah devleri olan bir ateştir. Aşk bu ateşin üzerinden uçarak geçer. Bir taraftan da gulyabânilerin canlarını cehenneme gönderir. "Berd" âyeti gibi o ateşi bir duman gibi aşar. Kuyudan, Gam Harabelerinden ve Ateş Denizinden geçen Aşk, Çin ülkesine varır. Burası çok güzel bir yerdir. Karşısına, sevgilisine benzeyen Hoşrübâ (Akıl çelen) adında güzel bir kız çıkar. Bu bir sihirbazdır. Aşkı, Zâtüssuver kalesine götürür. Bu kale her yanı resimlerle dolu bir yerdir. Gayret, Aşk'a bu kaleden çıkmasını söyler. Aşk, atına binerek kaleden uzaklaşır. Bir anda bin yıllık mesafeyi aşar ama bir türlü kaleden dışarı çıkamazlar. Aşk, âciz kalır. Allah'a yalvarır. O sırada Sühan bülbül şekline girerek Aşk'a görünür. Bu kalede gömülü bir hazine olduğunu söyler. Bu hazineyi bulmak için bu sarayı yakmak gerekmektedir. Aşk denileni yapar. Hazineyi bulur. İçinde bütün dünyanın sembolü vardır. Fakat içinde Hüsn olmadığından Aşk orasını seyretmez.
Aşk, tekrar yollara düşer. Bitkin bir halde iken ışıklar içinde bir bahçeye ulaşır. AYAĞI UĞURLU BİR SABAH'tır burası. Şafak, Meryem ağacıdır. Hoş nefesli İSA doğmuştur. Güneş öyle görünür ki MUSA Tur Dağına çıkmış sanılır. Güneş, sabahı nurlandırır, sanki ALİ billûr bir dağa çıkmıştır. Zindan ve kuyunun kilidi açılmış, YUSUF yine Mısır'a Sultan olmuştur. ÂDEM yine Cennet'e girmiştir. Aşk, burada yaşlı bir adama rastlar. Feyz sabahı gibi gelen bu ihtiyar yolun başını nurlandırır. Gerçek sabah gibi bir ihtiyar. Her sohbeti hikmet dolu. Yüzü melek gibi nurlu. Elindeki âsası bakışın son ufkudur. Aşk'ı teselli ederek onun gönlünü alır ve der ki: "Ben zamanın tabibiyim. Tabâbet ilminde memleketin en meşhuruyum. Eğer bana yardım edersen seni tedavi ederim. Durma kalk, Kalb Kalesi'ne gidelim. Her işi Kalb Hükümdarına arz et. Zirâ sen oradaki tılsıma muhtaçsın. Senin derdinin devası ancak oradadır." İhtiyar, Aşk'ı alarak Kalb Kalesine götürür. Aşk, bu şehri görünce kendinden geçer. Çevresini Cünd-i Envâr (Nur Orduları) kuşatır. Sonra, âmeden-i mübeşşirân-ı envâr (Nur müjdecileri) gelir. Bunlar arasında baştanbaşa altın elbiseli, altın kaftanlı, altın taçlı binlerce asker vardır. Hâsılı o dalga dalga ordu, yüzlerce renklerle bölük bölük gelirler. Her bir grup renkleriyle gerçekten mücessem birer nur idiler. O nurlu kalabalık gelip hürmet ederek Aşk'a dost olduklarından hepsi o Şâh'a hizmet edip usulünce el öperek bey'at ederler. Işıklı bir taht ortaya çıkar ve o ihtiyarla Aşk birlikte otururlar."
NETİCE
Diriliş, FECİR DEVLETİ'nde geleceğin ideal devletini kuracak olanları Hüsn ü Aşk aynasında gönül gözüyle seyrederek yansıtıyor. Biz bu aynadaki yansımanın nereye düştüğünü, görüntünün nerede aksettiğini göstermeye çalışalım. Kendilerine "Muhabbet Fedaileri" denilen, "Altın Nesil" olmakla tavsif edilen bir topluluk var. Hüsn ü Aşk'ta da "Muhabbet Kabilesi"nden ve "Baştanbaşa altın elbiseli, altın kaftanlı, altın taçlı binlerce asker"den söz ediliyor. Bu askerler "Cünd-i Envâr" (Nur Ordusu)’dır. "Molla-i Cünûn" ise Molla Said ismine denk düşüyor, taşıdıkları vasıflar bakımından. Molla Saîd, bir tarihte deli diye akıl hastanesine gönderilir ve "Eğer bu adam deli ise dünyada akıllı adam yoktur" denilerek serbest bırakılır. İstanbul'da bütün âlimlere meydan okur ve hepsini susturur. "Sühan", söz demektir ki Molla Said'in "Sözler" eserini hatırlatır. Bedî' kelimesi "Hüsn" kelimesine uymaktadır. İkisi de "Güzel" demektir. Molla Said'e devrin ulemâsı "Bedîüzzaman" adını lâyık görür. Aşk ise Molla-i Cünûn'un talebesidir. Elmas kılıç, Bedîüzzaman'ın "Nurlar"a verdiği isimdir. Nur talebeleri de birer "Nurun Elmas Kılıncı"dırlar. Bunlara karşılık, kara şehir ve sarhoş dev, kızıl ateş, çocuklarını yiyerek tekrar doğuran cadı vs. de; Ankara'yı, kızıl komünist Dev-Gençleri, gulyabâniler masonik cereyanları hatırlatıyor. Bunlar, dinsizlik cereyanlarının değişik yüzleridir. Zaten Hüsn ü Aşk'ta kullanılan bütün kavramlar, "BİR ANLAMIN" değişik isimleridir. Bunların hepsini Bedîüzzaman, Şahs-ı Mânevî olarak ele alıyor. Nurun Şahs-ı Manevî'sinden söz eden Bedîüzzaman, Nur'un yeniden yeryüzünde üç devrede hâkim olacağından bahseder. Hüsn ü Aşk'taki olaylar da üç devrede ele alınabilir. 1. Yola çıkan Aşk'ın ilk karşılaştığı Kuyu - Gam Harabeleri - Ateş Denizi, 2. Çin Ülkesi ve Zâtüssuver Kalesi, 3. Kalb Ülkesi ve Bulunan Cennet.
"Cünd-i Envâr" (Nur Orduları) bu üç devreyi yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak. Bedîüzzaman, hayatın geniş dâiresinin asıl sahiplerinin Risâle-i Nûrları program yapacaklarını söylüyor. Bunlar, kızıl dinsizlikle savaşarak, hikmet, şefkat ve merhametle, birer muhabbet fedâisi olarak, birer itfaiye eri gibi kızıl yangınların ortasına atılıp, devlerin yutmaya çalıştığı evlâd-ı vatanı kurtaracaklar. Onları, kaybettikleri, kendilerine kaybettirilen kalb tılsımına yâni imâna kavuşturacaklar. Aradıkları hayat güzelliğini onlara bulduracaklar ve Yitik Cennetlerine ulaştıracaklar. Mesîhiyyet ve Mehdiyyeti temsil eden bu topluluk kandan-irinden deryalar aşarak, kızıl ateşler içinde bile yanmadan, oralardan sudan geçer gibi geçerek Halîliyye ruhuyla beldeleri gülzâra çevirecekler Allah'ın izniyle.
HÜSN-MESİH-MEHDİ-AŞK
Şeyh Gâlib, Aşk'ı anlatırken bir İsâ tablosu çizer gibidir. Aşk'a bir yerde "hüser-i mesîh-manzar" yani "İsâya benzeyen bir oğlan" der ve şu beyitlerde de bunu daha değişik ifadelerle tekrarlar:
İsâ idi ya o tıfl gûyâ
Mihrab idi ona mehd-i ulyâ
(O çocuk, sanki İsâ idi, beşiği de mihrabtı.)
Çeşminde nühüfte nutk-ı İsâ
Bir sözle kazayı eyler ihya
(Gözünde İsâ'nın sözü gizli, bir sözle kazayı diriltir, talihi değiştirir.)
Hat gerd-i lebinde nûr-ı tenzil
İsâ gibi nâzil olmuş İncil.
(Tüyler dudağının etrafında İsâ'ya İncil'in gelmesi gibi inmiş bir nur.)
Diriliş'te Mehdî anlatılırken O'na hatiplik vasfı verilmektedir. "Konuşacak Mehdi", "Ve bir cami üstünde hutbe bir gül bulutu gibi yükselir" denilerek, yüzü İsâ yüzünün benzeri olan bu şahsın da "Hatîp" olarak geleceğine işaret ediliyor.
1968 yıllarında İzmir Hisar Camii, halk namazdayken, kızıllar tarafından bombalanınca "CAMİLERİN CANLANIŞI" başlıklı bir yazıyla olay değerlendirilir:
"Büyücülerin cıvalı değneğine benzeyen bombanın önünde Hisar Camii, Hazreti Musâ'nın asası olduğunu ispat etti.
Gören gözler için, Cami, Nûh'un gemisi, Hazreti Musâ'nın asası, Hazreti İsâ'nın sofrası ve en büyük peygamber, Peygamberimiz'in korunmuş mağarası olduğunu ispat etti.
Gece bitti. Sabah başladı. Ezan okundu. Cami kurtuldu.
İmanın önünde teknik yenildi.
Yaşlanmış camilerin içinden genç ve dipdiri camiler çıktı. Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü.
Tâhâ'nın kitabında da dememiş miydik:
Bir Tâhâ geliyordu camilerden
Bir daha geliyordu(7).
Bu çok mânidar yazıdan yirmi gün kadar sonra "İSLÂM DÜZENİ" başlıklı bir yazıda da şunlar söyleniyor:
"Müslümanların doğunun, batının ezişinden kurtulmaları ve nihayet insanlığın kurtulması bir çığırla ve bir önderle olacaktır. Gerçek önderlerin önderi de Mehdî.
Onun ismi, Müslümanları umutsuzluktan koruyacak şekilde kalblerine yazılıdır.
Müslümanlar Allah'a canı gönülden yaklaşır, yalvarırsa Allah da onlara bir kurtarıcı gönderecektir. Kapitalizmin, komünizmin, her türlü emperyalizmin, bütün kötülüklerin, iç ve dış inkârcıların, yıkıcıların, çürütücülerin ayıklayıcısı ve temizleyicisi gelecektir.
Mehdî bir düş değil, bir alınyazısıdır. Gelecektir.
Müslümanlar onu çağırdıkça o gelecektir.
Müslümanlar ona doğru koştukça o da Müslümanlara doğru koşacaktır.
Müslümanlar onu ta yürekten çağırdıkça o gelecek, bu kere Müslümanları ve bütün insanları tâ yürekten o çağıracaktır.
Ne Deccal ne Mehdî esâtirî esirî varlıklardır. İkisi de insanlar arasından çıkar. Modern çağ, bu isimleri arkaik kelime ve kavramlar haline sokmak için elinden geleni yapsa da Deccalın taklitçileri ve benzerleri, Mehdî'nin habercileri ve muştucuları insanlığın ufkunda sık sık görünmektedir(8)."
Bütün bu emarelerden sonra sözü daha fazla uzatmak doğru olur mu? Gerçi bu konu daha güzel bir yorumla ele alınabilirdi. Bunu da bu işin asıl ehli olanlar yapsın. Biz, Diriliş'in dediği gibi diyelim ve yalvaralım Allah'a:
Işık tut Rabb'im
Büyük ışığını esirgeme bizden
Koruyan acımana
Güzeller güzeli adlarını
Sığınan bu erlere
Işık tut Rabb'im
Kur'ân'ın aydınlığını yay gönlümüze
Peygamber duâsını eş et bize
Saçılsın Sen'in solmaz baharının gülleri yolumuza
Sırrına sır katılsın ulusumuzun
Yırtılsın inkârın zarı
Reddin seddi yıkılsın
İnancın fecri doğsun
Ağsın sabah yıldızı gibi ufkumuza
Batı ve Doğu bütün anlamıyla
Açılsın önümüze bir kitap gibi
Yeşeren ağaçlar eğilsin üstümüze
Damarlarımız canlansın eski ruhun dirimiyle
Alev duman ve kan içinde
Bir şafak yapısı belirsin önde
Şeyh Gâlib'in divanı gibi
Yükselsin önümüzde yeni bir fecir devleti
Çağırdığımız işte bu FECİR DEVLETİ(9)
Kızaran ufka selâm
Süleymaniye'den Beyazıt'tan
Mutlaka olmak isterim
Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda
Gün de doğar gün doğar
Bir gün mutlaka gün doğar
Gün doğmadan neler doğar
Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda(10).

DİPNOTLAR:
1. Sezai Karakoç, Şiirler IV, Diriliş Yy, İst. 1978, sf. 7
2. Sezai Karakoç, Hızır'la Kırk Saat, Diriliş Yy. İst. 1974, sf. 122
3. a.g.e. sf.124.
4. a.g.e. sf.125.
5. Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk, Dergah Yy. İst 1975, sf. 7. 6. Sezai Karakoç, Şiirler IV, sf. 13 s
7. Sezai Karakoç, Sütun, Diriliş yy. İst. 1980, sf. 521.
8. a.g.e. sf. 559-560.
9. Şiirler IV. sf. 13.

 

Kaynak: yeniumit.com.tr

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!