« Önceki | Sonraki »

6/1/2007

Güller Ülkesinde Bir Havari: Sezai Karakoç

Yazar: Halid Aslan

Erdem Beyazıt kendisiyle yapılan bir söyleşide, ‘Belki bir romanın konusudur Sezai Karakoç. Ve yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım. Onun mizacından kaynaklanan bazı şeyler var’ diyerek Karakoç’un bu zor insan oluşunu vurgulamaktadır. Üstad’ın hep güçlüğü omuzlayan bir yaratılışı vardır. Hayatı boyunca hep zor işlere talip olmuştur. Rejimin hemen hemen dışladığı bir davaya sahip çıkışı, sermayesiz, parasız pulsuz dergi, hatta günlük gazete çıkarması, Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’da yaşaması… Üstad, daha çok şair ve edebiyatçı yönüyle tanınsa da o büyük bir düşünce adamıdır. Diriliş sahibidir.


Rivayet-i mahsusaya göre, daha dört yaşındayken zihnini meşgul eden bir düşünce var: Allah. Üstad’ın duygu dünyasının yerine oturması yirmi yaşında adeta ‘infilaklerle’ olmuştur. Otuz yaşında ise, düşüncelerinin her biri, ‘sanki gerçekliğini cehennem ve cennet arasındaki gerilim atmosferinde’ aramış; ‘her fikri tek tek yeniden muayene ve duygu cenderesinde dönerek’ yaşamaya başlamıştır. İnançlar, idealler, ta ruhun en iç bölgelerinde, yeniden elden geçmektedir. O’na göre idealsiz yaşamak ölümdür. Çünkü, ‘idealin güçlükleri, hayatın kolaylıklarından daha büyük haz verici bir manevi zenginliğin kaynağıdır. ’Onun en önemli hedeflerinden biri, kendi uygarlığının, yani inandığı, hakikat olarak benimsediği ve ta özünden kavrayarak ruhuna ve hayatına geçirdiği, tüm insanlık için de niyet ve arzu ettiği İslam medeniyetinin tam anlamıyla yaşadığımız çağa yansıtılmasıdır. Sezai Karakoç, tabiri caizse, kendine özgü bir ekol kurmuş ve bu ekolün temsilciliğini yürüten,yürütmekte olan bir bilge kişidir. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi ise İslamdır. O, dini, ‘varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistem’ olarak anlamış, benimsemiş, bu şekilde anlaşılması için çaba sarf etmiştir.


Diriliş


Geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Dirilişi, herhangi bir dergi yada gazete olarak görüp değerlendirmek de eksik ve yanlış olur. Öyle ki, diriliş başlı başına bir mekteptir. Ki Karakoç, Diriliş düşüncesini hayata geçirmek için parti bile kurmuştur.Bu partinin adı da Diriliş Partisi’dir. Sanatkar ruhlu birinin, dahası şair bir insanın parti kurması gerçekten çok garipse de Üstad şöyle izah ediyor: ‘Bizim parti kurma düşüncemiz yeni değildir ve bu birden bire olmamıştır. Parti bizim düşüncemizin bir parçasıydı. Düşüncelerimiz, belli bir olgunluğa ulaşınca, bunları eyleme dökecektik. Eğer ben kurmasaydım benden sonra bu düşünceyi sahiplenenler tarafından kurulacaktı. Bize nasip oldu, biz kurduk’


O Diyor:


Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve yabancıların tango’lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine oturmuş meleklerin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü’min ve mütevekkil doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi…


Diriliş Muştusu


Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.


“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm’ı Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak görmekten hiç geri durmuyordu.


Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu. Kuşkusuz Sezai Karakoç’un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü O’nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da alabiliriz. O’nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.


Kaynak: sayhadergi.com

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!