« Önceki | Sonraki »

23/1/2007

Leyla İle Mecnun’un İki Ustası Fuzûlî Ve Sezai Karakoç

Yazar: Celâl Fedai 

Karl Jaspers, ‘Dört Örnek Şahsiyet’ adlı kitabının Konfüçyüs bölümünde, bilgeden şu sözü nakleder:

“Güzel birine duyulan aşk uyarınca insanın zihnine bakıp orada ne görmüşse ona göre davranma aşkına henüz şahit olmadım.” Konfüçyüs’ün şahit olmadım dediği hâl, Sinan’dan Itri’ye, Akif’e değin dünya hayatını bir Müslüman olarak kavrayıp yaşamaya çalışan tüm ulu kişilerin de muradı olmuştur. Bu hâl, aşk hâlini ifade eder ki, her şeyden önce sevenin, sevdiğinin kendisini görüyormuş gibi yaşamasını öngörür. Platon’un Şölen’inde de kadın ile erkek arasındaki aşk söz konusu edilirken, en can alıcı satırlar bu bahsi açmaya yönelik olanlardır: Bu hâl içre olan insanlardan bir ordu kurulsa, sayıları ne kadar az olsa da onların yenemeyeceği yoktur. Zira seven, sevdiğinin önünde nasıl olması gerekiyorsa öyle olmak cehdindedir. Müslüman hayat algısına göre ‘muhsin olanın’ da hâli böyledir. O, Tanrı’nın kendisini gördüğü, duyduğu, bildiği düşüncesiyle yaşar. Gerçekten de, ister kadın ile erkek arasında olsun, ister Tanrı ile kulu arasında, belki de sadece ‘nasip’ kelimesi ile ifade edilebilecek şairane bir yaşantıdır bu. İşte Fuzûlî’ye ve Sezai Karakoç’a nasip olan bu muradın onlardaki şiir olarak karşılıklarından birine Leyla ile Mecnun diyoruz. Doç. Dr. İlhan Genç, geçtiğimiz günlerde Şule Yayınları’ndan çıkan Leyla ile Mecnun’un İki Şairi: Fuzûlî ve Sezai Karakoç adlı çalışmasında, bu iki büyük şairin ‘Leyla ile Mecnun’larını mukayeseli olarak okumaya, yorumlamaya gayret ediyor. ‘Gayret’ dememiz durduk yere değil. Edebiyatımıza ait pek çok değer, bırakalım dil içi mukayeselerle okunmayı, kendi bağlamları içinde bile gereğince kavranmadan geçiştiriliyor. İlhan Genç’in bu gayreti, özellikle Sezai Karakoç’a nasip olan muradın şiirsel kalitesi üzerinde tekrar durmaya bizi yöneltmeli diye düşünüyorum. Zira, bu çalışmadan açıkça görülüyor ki Karakoç’un Leyla ile Mecnun’u, modern şiirimizde, şairinin konu maddesinin her yönüyle identikleşmek hususundaki kalitatif yaklaşımıyla, ‘yeniden üretim’ denilen tarza bir boyut ve hüviyet kazandırmıştır. Öyle ki ondaki bu yan, Fuzûlî’nin kendinden önceki Leyla ile Mecnun’ları yeniden yorumlayışına olduğu kadar Türk şiirinin kendine has seyrinde işleyen mantığa da ışık tutuyor. İncelemenin içinde, ancak dikkatli nazarlarla bakıldığında görülebilecek başkaca pek çok husus da var. Fuzûlî’nin eserini kurgulayışı, bu kurguda öne alınan noktalar, ön planda tutulan bu noktaların sunuluşu gibi yanlar söz gelişi… Fuzûlî, eserinde, Karakoç’un Şikayetname’sini incelerken yetkin şekilde ifade ettiği gibi sadece bir hikayeyi kaleme almıyor; Osmanlı-İslâm coğrafyasının değerler manzumesini de sırtlanıyor. Bu nedenle de şiirsel yetilerini sorumluluk duygusunun eşliğinde kullanan şair, Goethe’nin Faust’unda karşılaştığı sorunların çok daha fazlasıyla cedelleşiyor. Kanuni’nin Bağdat seferine katılan Hayali ve Yahya Bey’in, “Ey söz ustası, lütfen cihana gizli bir hazinenin kapılarını açsana! Leyla ile Mecnun, Acem’de çoktur. Türkler arasında böyle bir hikaye yoktur. Gel bu hikayeyi yaz da bu eski bahçeyi tazeleyiver.” şeklindeki teşvikleri ile harekete geçen Fuzûlî, şöyle düşünüyor: “Anladım ki, bu teklif bir imtihandır; zira böyle bir iş aslında can belasıdır.” Gerçekten de Nizami’den sonra yeni bir Leyla ile Mecnun yazmak çok zor olacaktır. Fakat Fuzuli, bir yolculuk saydığı eserine tevekkülle koyuluyor. Klasik şiirimizin ona kadar edindiği tüm şiirsel tasarruf imkanlarını kullanan şair, böylelikle sadece bir mesnevi yazmış olmuyor; tıpkı Sezai Karakoç’un yaptığı gibi, bir dünya kavrayışının tahayyül gücünde somutlaşan hayatiyetini, diriliğini Türk dilinde ete kemiğe büründürüyor. Apaçık görülüyor ki Fuzûlî ve Karakoç’ta, sonradan dindar bir hayatı seçen, geçen asrın önemli Fransız ressamlarından A. Manesseir’nin, “Ressamım ben. Niyetim resmim için elimden geleni yapmak. İnsanlar benim inandığım şeyi resmimin iyi olması ölçüsünde anlayacaklar belki de.” sözleriyle ifade ettiği, eser ve inanç hassasiyeti had safhadadır. İlhan Genç’in çalışmasından anlıyoruz ki, ‘muhsin olmak’ makamını da aşan Mecnun’un duyumsadığı ne ise, Fuzûlî’de, Karakoç’ta ondan izler var. Fakat, işte bu aynı olandan izlerin şiirsel karşılığı, şairin kendi nefsine üflenenden kendi nefesiyle çıktığı zaman öz, aynı kalarak değişmekte. Kitapta mukayeseli hâlleriyle verilen motiflerin, epizotların, kişileştirmelerin temelinde de insan zihninin sevgi ile ilerlediğinde vardığı bu kavrayışın deveranı söz konusu oluyor bu yüzden. Böylelikle, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlara şifa olacak bir alana, sevginin uzamına adım atmış bulunuyoruz. Adım atılan yerin değeri, adım atmaya yönelmiş her vesileyi de anlamlı kılmaz mı?

kaynak: zaman.com.tr

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!