« Önceki | Sonraki »

23/1/2007

Sezai Karakoç’un Poetikası

Yazar: Fatih OkumuÅŸ

GİRİŞ

“Åžair o büyük ağıtçı geldi dünyamıza
Günlerce gecelerce ağlattı bizi
İrili ufaklı ölenlerimizin ardından
Öldü ve kendi ağıtını yazmadan gitti” (1987, s.35)

Åžairi böyle anlıyor Karakoç ve “ağıt yazmaktan deÄŸil mevlüt yazmaktan yana” (1987, s.37) olduÄŸunu belirtiyor. Sezai Karakoç, ÅŸiirle ilgili görüşlerini derli toplu halde, Edebiyat Yazıları-I adlı kitabında yayınlamıştır. Ayrıca, Åžiirler VII (AteÅŸ Dansı) adlı kitabında Åžair adlı bir ÅŸiiri ve Åžiir ve Åžaire Dair Dörtlükler vardır.
Bir ÅŸairin ÅŸiir anlayışıyla ÅŸair anlayışı birbirinden ayrılamaz. Biz poetik bir incelemenin gereÄŸi olarak bu ayrımı yaptık. Sezai Karakoç’un poetikasını bir bütün halinde okumak isteyenler elbette Edebiyat Yazıları’na müracaat edeceklerdir. Bizim yaptığımız, bir tür özetlemedir.

I. ŞAİR ANLAYIŞI

A. Åžair Bir “Toplum Önderi”dir:

Sezai Karakoç şairlerin birer toplum önderi oldukları veya olmaları gerektiği üzerinde özellikle durmuştur. Şair toplumda söz sahibi olmalı, gerçek yerini almak için çaba sarfetmelidir. Kendisi de böyle bir misyonu bizzat gerçekleştirmek, şairlerin de mesela politika yapabileceğini göstermek amacıyla Diriliş Partisi´ni kurmuştur.
Karakoç’a göre, insanlar bir ÅŸairin sairliÄŸini, ÅŸiirini alkışlarlar; ama onun da diÄŸer insanlar gibi toplum önderi olma hakkını kabullenmekte nazlanırlar.
“ÅžairliÄŸini, ÅŸiirini olanca içtenlikle alkışlayan toplum, nedense, onun da bir insan, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez: O, ancak ÅŸairdir ve ÅŸair kalmalıdır; bunun dışına çıktı mı, sınırını aÅŸmış olur! Åžairlerin kiÅŸiliÄŸine toplumların bakışı çok peÅŸin yargılı ve çoÄŸu kez ÅŸaşılacak kadar çocukçadır. Onları ya ÅŸen ÅŸatır, ya da tam gama gömülmüş kabul eder toplum. Bu yüzden onun politik, ya da toplumsal bir giriÅŸimini yadırgar. Onun ahlâkı, ÅŸiir yazma ahlâkından ibaret kalmalıdır İnsanlara göre. Metapoetik alanda onun diyeceÄŸi bir ÅŸey olamaz!” (1988, s.49)
Sezai Karakoç’a göre ÅŸairin manevra alanını ÅŸiirle sınırlandırmak isteyen ve ÅŸairleri daha çok zaaflarıyla gören toplum ÅŸairleri dışlamıştır. Åžair bu yüzden kaygılıdır. Åžiirin yerini medyanın ve reklamın almasını bir türlü hazmedememekte ve bunu toplum için bir felaket olarak görmektedir.
“Eflâtun´un rüyası mı gerçekleÅŸti nedir? Åžairler, kovuldular siteden günümüzde. İsmi var henüz elbet. Bir efsane kahramanı gibi. Ama, buna güvenmemeli ÅŸair. Efsanesindeki yerini de çalanlar olabilir. Söz yazarları, yönetmen yardımcıları ve benzerleri, nasıl toplumda onun yerini aldılarsa, efsanelerde de onun yerini kapmaya heveslenenler çıkacaktır.” (1988, s.64)
Ama geleceÄŸin ÅŸairi bütün bu engellemelerin, yol kesmelerin üstesinden gelecektir: “TekniÄŸi amacına uyduran yeni bir ÅŸiir gelecektir. Yeni yöntemlerle gelecektir geleceÄŸin ÅŸairi. Gelecektir ve toplumu yeniden kendine döndürecektir.” (1985, s.9)
Karakoç, ÅŸaire efsanevi bir güç atfeder. Sanki ÅŸairin sözü âsâ-yı Mûsâ (as), eli yed-i beyzâdır. “Toplulukların tam bir depresyona düştüğü, ruhlardan bir havaî fiÅŸek hız ıyla çıkan melankoli dairesinin tam kapanmak üzere olduÄŸu anda yetiÅŸen ÅŸair, insanı, hedefine giden bir ok haline getirir; ileriye, ufuklara çevirir. Ona, dışa doÄŸru hücum aÅŸkını verir. Onu yeniler, tazeler. DiriliÅŸinin harcını yoÄŸurur, kıvamlaÅŸtırır.” (1988, s.40)
“Åžair bir toplum için baÅŸlıbaşına bir devrimdir. Åžairden önceki toplulukla, ÅŸairden sonraki topluluk arasında bir fark vardır. O, sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsur olarak, cansız toplumu harekete geçirir, onu diriltir.” (1988, s.41)
Rasulullah (as)‘a ÅŸair denilmesini de bir hakaret deÄŸil, bir yüceltme olarak yorumlar: “Peygamber´e KureyÅŸ “ÅŸair” dedi. Bu, sanıldığı gibi, O´nu küçültmek için deÄŸildi. Peygamberlik kavramına o zamana kadar tümüyle yabancı olduklarından, Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: ÅŸair. Ve o adı daha da yoÄŸunlaÅŸtırmak için buna bir de sahir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı! (…) Peygamber devrinde ÅŸairler de savaşçılar kadar, yüce ve mutlak inancın yerleÅŸmesi ve yayılması görevini kudretle üstlenmiÅŸlerdi. Peygamberin ÅŸairleri vardı. Hz. Ali de büyük bir ÅŸairdi.” (1988, s.42)
Şaire verilen yetkilerin sınırlandırılması gerekmiştir. Karakoç, şairlerin sesine kulak verilmesinden yanadır. Fakat ihtiyat elden bırakılmamalı, şairin çağrısı denetlenmeden ona teslim olunmamalıdır. Şair daima, milletini kurtarmak için onun önüne düşer. Kimi zaman da kurtarayım derken, yanlış yol ve yön seçmekten ötürü milletini felâkete götürdüğü de olur. Ama, hemen hemen daima samimidir.
“Toplumların olaÄŸanüstü günlerinde, bunalımlı anlarında seslerini yükseltir ÅŸairler. Bu sese kulak vermeli; ancak, çaÄŸrıları da iyice denetlemeli. Çünkü: bir doktrine baÄŸlanırken ÅŸiddetle baÄŸlanmıştır, kayıtsız ÅŸartsız baÄŸlanmıştır ÅŸair. Gözü kapalı baÄŸlanmıştır belki de. Bir gün uyanır, ama bu uyanış çok geç olabilir. Onun için, her ÅŸair izlenemez. ÇoÄŸu kez aldandığını anlayan ÅŸair susar. Ama toplum bunu bilmez. Kitleler çoÄŸu kez, kraldan ziyade kralcıdır.” (1988, s.46)

B. Şair Toplumun Sözcüsüdür:

Sezai Karakoç’a göre “ÅŸair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol gösterenidir. Åžair, milletinin kalbidir. atan nabzı, çarpan yüreÄŸidir” ve “ÅŸiir sanatı kadar, millet sanatı olan bir sanat yoktur.”
Şairin kavgası şahsî değil toplumsaldır. Şairler toplumun dertlerini terennüm ederler. Görünüşte şahsî sanılabilecek kavgalara da yakından bakılacak olursa bunların da aslında toplumsal dertlere tercüman olduğu görülecektir. Şairlerin topluma edebiyat tarihimizden de Fuzûlî´nin Şikâyetnâme´sini, Nef´î´yi ve Yahya Kemal´i örnek verir. (1988, s.54-55)
Åžair, mensubu bulunduÄŸu toplumun sözcüsüdür. Allah’a karşı, baÅŸka toplumlara karşı ve kendi toplumuna karşı sözcüdür: “Åžairin bir misyonu vardır, bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde. İnsanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde, ilâhî musikiye, onun sesi karışmalıdır. Tanrı´yı bütün insan kardeÅŸleri adına o yüceltecektir. Tanrı´ya, onlar adına sesini o yükseltecektir. Felâket anında, yine insanlar adına sesini o duyuracaktır Tanrı´ya. (…) Yalvarıların en güzelini, en ölmezini belki de o yapacaktır. Öyle ki, insanlar, ayni durumla karşılaÅŸtıkları her vakitte o yalvarıyı dillerinde ve gönüllerinde hazır bulabilsinler; O yakarı, insanlık için sunulan en etkin teselli olabilsin.” (1988, s.56)

C. Şairin Anlaşılması Güçtür:

Sezai Karakoç´a göre toplum, şairleri anlayamamakta, tabir caizse şairlerin hakkını yemektedir. Şairi anlamak şiiri anlamaktan daha zordur. Şiir şairden hareketle daha bir anlaşılma şansı elde eder. Nihayet şiir dolaylı veya dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır. Ama şair kimi zaman da farkında olmaksızın kendini anlaşılmaz kılar.

D. Şair Çevresinden Etkilenir:

Sezai Karakoç “ÅŸairi yaratan çevredir” fikrine katılmamakla birlikte çevrenin ÅŸair üzerindeki derin tesirini de inkar etmez.
“Nedim, Fuzulî´nin yaÅŸadığı çaÄŸda ve yerlerde yaÅŸasaydı, yine de belki bir Fuzulî olamazdı. Ama, onun ne kadar yakınından geçerdi! Ve kim bilir belki, Fuzulî de, Lâle Devrinde İstanbul´da yaÅŸayan ve devlet ileri gelenlerince deÄŸeri bilinen bir ÅŸair olsaydı, kuÅŸkusuz, yine de bir Nedim olmazdı; ama, bugünkü Fuzulî´den çok Nedim´e yakın bir ÅŸair olurdu. Bununla ÅŸiirde, ÅŸairlikte bütün ağırlığı, çaÄŸa, çevreye , yaÅŸanan gerçeÄŸe atfetmiÅŸ olmuyorum. Anlatmak istediÄŸim, içinde bulunulan uygarlık havası, ve onun metafizik ruhudur.” (1988, s.25-26)

E. Åžair ve Gelenek:

Åžairin gelenekle iliÅŸkisi merhale merhaledir. Åžair önce gelenekle tanışmalı, sonra onunla yarışmalı ve en sonunda da ona katkıda bulunmalıdır. Karakoç’a göre yeteneÄŸi ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî sosyolojik birikim gelenektir. Sezai Karakoç, ÅŸairin kendi zamanındaki ÅŸairlerle olduÄŸu gibi kendinden önceki ÅŸairlerle de yarışması gerektiÄŸini, baÅŸlangıçta kimilerinden etkilense bile bu dönemi kısa sürede aÅŸarak kendini yoklaması ve bulması gerektiÄŸini söyler.
“Bundan sonra, etkiden kurtulma çabasındadır ÅŸair. Buna da gelenekle hesaplaÅŸma dönemi diyebiliriz. Bazen, bu hesaplaÅŸma çok ÅŸiddetli ve keskindir. Åžair, geleneÄŸe baÅŸkaldırma görünümündedir. GeleneÄŸi yıkma, reddetme ve tanımama biçimlerinde ortaya çıkan bu protesto, gerçekte, ÅŸairin, omuzlarında geleneÄŸin adeta çökertici ağırlığını hissetmesinin ters tarafından itirafından baÅŸka bir ÅŸey deÄŸildir. “Putları devirme” adı altında genç ÅŸairin kopardığı çığlık, gerçekte, çoÄŸu kez, geçmiÅŸin büyük ÅŸiir gerçeÄŸi önünde, kendisinin yeni bir ÅŸey yapamayacağı inancı, ÅŸuuraltı inancını , kapıldığı korku ve paniÄŸi kendisinden bile saklama gayretidir.” (1988, s.96)
Sezai Karakoç, şaire, eskileri topa tutmak yerine, daha pratik ve işlevsel bir yöntem önerir:
“Oysa ÅŸairin yapacağı iÅŸ, basittir ve o da gürültü kopararak geçmiÅŸtekileri yıkmak deÄŸil, eser vermektir. Gerçekten, verdiÄŸi eser yeni ise, öncekileri bir parça eskitecektir. Onlar eskimekle elbet bir ÅŸey kaybetmezler; ama ÅŸair, bir ÅŸey kazanır.” (1988, s.96)
Yenilik ise, biçimde deÄŸil ruhta olandır. Yenilik esasta geleneÄŸe karşı olmak deÄŸil, onun bıraktığı noktadan baÅŸlamak demektir. “Aslında, yeni olmak, “eski”nin sırrını bulmaktır. Çünkü: o “eski” bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Åžair de, zaten o ölmezlik sırrının peÅŸindedir.” (1988, s.97)
GeleneÄŸe saygı duyulacaktır; ama gelenek tartışılacaktır da… Ama bu yeniden deÄŸerlendirme iyi niyetle ve sakince yapılmalıdır. Åžair, kendinden önceki üstad ÅŸairlerin eserlerini benimsemeli, yaymalı, onlarla mutlu olmalıdır. Katıldığı yolun onurunu hissetmeli, sanki onlar kendi eseri imiÅŸ gibi onlarla öğünmelidir. Çünkü kendinden önceki ÅŸairler kendisi için bir nevi manevi baba durumundadırlar.
“Gelenek, ÅŸair için en çetin sınav dünyasıdır. Korkunç aldatıcı, adeta hilecidir. İlkin, genç ÅŸairi çeker; sonra, ona baskı yaparak, adeta onu vazgeçirmeÄŸe çalışır. (…) Direnenler, dayananlar ve diretenlerdir ki, kazanacaklardır. Evet, çetin ÅŸairlik yolunda, bu sınav zaruridir. Ve geleneÄŸin en büyük yararı da buradadır. Böylelikledir ki, yeni eser, geçmiÅŸle karşılaÅŸmış ve yıkılmamış, sonunda da onun onayını almıştır.” (1988, s.100)

F. Pergünt Üçgeni

Sezai Karakoç, ÅŸairin genel çizgilerini, pergünt üçgeni dediÄŸi üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik İBSEN (1828-1906)’in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç, Pergünt’ün, hayatında bu ilkeleri yaÅŸadığını belirtir ve bu ilkeleri ÅŸiire tatbik eder:
Åžair, Kendi Kendisi Olmalı: “Åžairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, deÄŸiÅŸmek, baÅŸkalaÅŸmaktır.”
Åžair, Kendine Yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliÅŸtirecek iklimini, ÅŸairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildiÅŸi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren ÅŸaire bir fildiÅŸi kule olmalı; ÅŸafakta kaybettiÄŸi güvercinleri, ÅŸair, bir ikindide bulabilmeli.” (1988, s.82)
Åžair, Kendinden Memnun Olmalı: “Eser´in ÅŸairini sevinçle titretmesi demek bu. Åžair, eserini sevmeli. Onu okÅŸamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. BeÄŸenmediÄŸi davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeÄŸe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. “Beni andırıyor, ah, beni o” demeli.” (1988, s.83)
Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. YaÅŸama sevinci deÄŸil “yaÅŸatma sevinci”dir.

II. ŞİİR ANLAYIŞI

Sezai Karakoç´a göre ÅŸiir “kelimeler ülkesi”dir. Bu ülkeye girmenin bir usûlü erkanı vardır. O da “atalara uyarak” bu kelimeler ülkesine “gülle” girer. Åžair adlı ÅŸiirinde de ÅŸaire şöyle seslenir: “Ve sen ÅŸairsin kelimeler ülkesindeki bilge”. (1987, s.13)
Her ülkenin olduÄŸu gibi “kelimeler ülkesi”nin de kendine özgü kanunları, nizamları vardır. Tüm sanatların kaynağı olan ÅŸiir, haddini bilmeli, kendi alanını muhafaza ettiÄŸi gibi baÅŸka alanlara da tecavüz etmemelidir.

A. Şiir Tüm Sanatların Kaynağıdır:

Sezai Karakoç’a göre ÅŸiir tüm sanatların kaynağıdır. Bütün sanatlar onun ateÅŸini çalmış, böylece, her sanata ÅŸiir yayılmıştır. “Bunun içindir ki musiki parçasında ÅŸiir, resimde ÅŸiir, mimaride ÅŸiir, sinemada ÅŸiir aranır. Ama, yine de ÅŸair, ÅŸair olarak kalmak ve kaynağını saf ve arı korumak zorunda.” (1988, s.62)

B. Şiir Dinin Yerine Geçmeye Kalkışmamalı:

“Åžiir ÅŸiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiÅŸ olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, ÅŸiiri yüceltmiÅŸ, ÅŸiir eÄŸitimine deÄŸer vermiÅŸtir. (…) İslâm isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi ÅŸiirini de yok edebilirdi. ” (1988, s.44)

C. Şiir Diğer Sanatlar İçin Kullanılmamalı:

“Åžiir görüntü gösterilerinin bir unsuru yapılmamalı. (…) Televizyon ekranları, tiyatro ve sinema salonları, ÅŸiirin bir kurban gibi boÄŸazlandığı sunaklar olmamalı. (…) Yalancı tanrılar, putlar yaklaÅŸamamalı bu tapınaÄŸa ve bu törene. Rahibi, ÅŸair olmalı bu törenin; madem ki, kurbanı odur.” (1988, s.64)
“Åžair, eserinin, bütün art niyetler ve öbür sanatlar uÄŸruna kullanılışına paydos demelidir.” (1988, s.65)

D. Edebî Sanatlar:

“Åžiir için imaj ve her türlü edebî sanat gereklidir. Ama ÅŸiir bunlara kurban edilmemelidir. Çağımız ÅŸairleri de aslında bütün sanatları gerektikçe kullanmışlardır. Åžu farkla ki, onlar, bunu adeta, ÅŸuuraltından yapmıştır. Adeta bilmiyormuşçasına.” (1988, s.77)
Evet, çağımız ÅŸairlerinin çoÄŸunun bu edebî sanatları bilemeyecek tarzda yetiÅŸtikleri açıktır. Belki de ÅŸuuraltından edebî sanat kullanmak, Amerika’yı yeniden keÅŸfetme çabasıdır.

E. Sanat Eseri, Yaratış´ın Taklididir:

Kula “yaratma” kelimesinin izafe edilmesi meselesi tartışmalıdır. Estetik biliminde çok tartışılan bir mesele de taklittir. Karakoç, gerçek sanatçının yaratma eylemini taklit ettiÄŸini söyleyerek konuya orijinal bir açılım kazandırmıştır. Sanat eseri üretme ameliyesinin püf noktası iÅŸte burasıdır.
“Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın deÄŸil. Yapıt, yaratılanın taklidi oldukça deÄŸerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluÅŸundaki sırrı anladıkça da yoÄŸunlaşır.” (1988, s.29)

F. Sanat Eseri Bir Ülküye Alet Olabilir:

Günümüzde de tartışması sürmekle birlikte, Karakoç’un edebiyat dünyasında ilk boy gösterdiÄŸi yıllarda hararetle tartışılan, sanat eserinin ideolojik bir mesaj taşıyıp taşıyamayacağı, bir davaya alet edilip edilemeyeceÄŸi tartışmasına “Sanat güdümlü de olabilir, ÅŸartlanmış da. Bir ülküyle ÅŸartlanmak, sanat eserinin estetik bir deÄŸer almasına engel deÄŸildir. Çünkü bir sanat eseri, bir ülküye alet olduÄŸu kadar, o ülküyü alet olarak kullanır. Bu açıdan, sanatın iÅŸlemi çift deÄŸerlidir, kullanır ve yayar.” (1988, s.87) görüşüyle katılır.

G. Şiirde İnsan:

“Merdüm-i dîde-i ekvân” olan insandan müstaÄŸni kalan ÅŸiir uzun ömürlü olamaz. Aslında yalnız ÅŸiir için deÄŸil her sanat, her düşünce için geçerlidir bu hüküm. Ancak her sanatın, her felsefenin, her dinin insana bakış açısı, insanı ele alış tarzı farklıdır.
“Roman, somut insanın peÅŸindedir. Åžiir soyutlaÅŸtırmıştır insanı. (…) Yani roman, genel insanı bile özelleÅŸtirir, somutlaÅŸtırırken, ÅŸiir, özel kiÅŸiyi, genel insanı olduÄŸu gibi, niteliklere indirir, soyutlar; bu ÅŸartla özel kiÅŸilerin kokusunu taşıyabilir. Somut insan, en çok, bir enstantane olarak ÅŸiire girebilir.” (1988, s.68)
“Åžiirin gerisinde insan olmalıdır. “Her çaÄŸda, her ÅŸiirle yenilenen”. İnsansız ÅŸiir tez ölür. Åžiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır o ÅŸiirlerin. Åžiirine insan ya insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, ÅŸiirlerinde, bozuk bir geometriden baÅŸka bir ÅŸey bulunmayanları farkedecektir hemencecik.” (1988, s.71)

H. Şiirde Mantık:

Sezai Karakoç’a göre ÅŸair, düşünceyi, ya olaÄŸan dışı bir zekâyla donatarak, ya aptallaÅŸtırarak kullanır. Åžiir mantığı, düz yazı mantığı ile baÅŸlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereÄŸi iÅŸlerle yükler. Eski ÅŸiirle yeni ÅŸiiri ayıran, mantık karşısındaki durumlarıdır. “Yeni ÅŸair, mantık karşısında daha açık ve daha aktiftir. Her ÅŸiir geldikçe mantık deÄŸiÅŸir gibi oluyor. Giderek bir özel mantık doÄŸuyor (Åžiir mantığı), adeta.” (1988, s.74)

İ. Şiirde Form:

“Åžiirin birimi ÅŸiirdir. Onu biçim (ÅŸekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü ÅŸiirden ayrı ayrı çekip çıkarmak mümkün deÄŸildir. Kendine mahsus bir özü olmayan ÅŸiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görülen ses ve geometri, sadece boÅŸ bir kalıptan baÅŸka bir ÅŸey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan ÅŸiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, ÅŸekilsiz ÅŸiir de olamaz.” (1988, s.79)
Sezai Karakoç’a göre klâsik ÅŸiirle modern ÅŸiiri ayıran, ilk bakışta sanıldığı gibi birinin, formu olan ÅŸiir, öbürününse ÅŸekilsiz (amorf) ÅŸiir olması deÄŸil, sadece, birinde, ortak biçiminin görünür plânda, farklılıkların daha iç plânda olması, öbüründeyse, tersine, farklılıkların görünür plânda, ortak yanlarınsa iç, görünmez plânda bulunmasıdır.
Karakoç, vezin ve kafiyenin aslında tamamen kaybolmadığını serbest nazımda gizli bir aruzun söz konusu olduğunu, kafiyenin de mısra içlerine kaydığını ve daha genel bir çağrışım düzeni halini aldığını söyler.
“Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her ÅŸiirde, belki her mısrada deÄŸil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek ÅŸiiri içten besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan mısra içlerine kaymış, daha genel bir çaÄŸrışım düzeni haline gelmiÅŸtir. Serbest nâzım ya da ÅŸiir dediÄŸimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün koÅŸullardan bağımsız bir ÅŸiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da ÅŸiir, vezni ve kafiyesi ÅŸairi tarafından aranıp bulunan, sonra da ÅŸiirde kaybedilen ÅŸiir demektir.” (1988, s.105)

K. Gelenek ve Åžiir:

Uygarlık süreÄŸendir. Sezai Karakoç yeniliÄŸi “geleneÄŸe bir adım daha attırmak” olarak anlar. “Her yeni uygarlıkta, bazı arketiplerin ve leitmotiflerin ön plâna, bazılarının da arka plâna geçtiÄŸi görülür. Kimisi, geliÅŸir, serpilir, güneÅŸ gibi parlar. Kimi latan hale gelir. Ay gibi bulutlar arkasına saklanır. Kimi arkaikleÅŸir, kimi güncelleÅŸir. Ama, aslında, ÅŸu ya da bu ÅŸekilde, her biri hayatını ÅŸiirlerde sürdürür.” (1988, s.102)
“Her yeni ÅŸair, onlardan vareste kalamaz. Her yeni ÅŸiir, onların içinde doÄŸar. Ve onlar, ne kadar deÄŸiÅŸik olursa olsunlar, ne yapıp ederler, her yeni ÅŸiirin içinde yeniden doÄŸarlar.” (1988, s.103)
Gelenek, uygarlığın kendi bünyesinde taşıdığı, ÅŸairin istese de kurtulamayacağı bir özdür. “Aslında ne gazel ölmüştür, ne de kaside. Küçük aÅŸk ÅŸiirleri, gazelin süreÄŸi deÄŸiller midir? Kasideler, mevsim tasvirleriyle baÅŸlardı. Åžimdi, kaside uzunluÄŸundaki ÅŸiirler, kimi zaman yaz, kış, sonbahar, bahar ÅŸiiri adını almakta, ya da onlardan yola çıktıktan sonra kasidelerde olduÄŸu gibi, asıl konuya girmekte. Kasidelerde kiÅŸilere olan baÄŸlılık, günümüzde doktrinlere, sistemlere, dünya görüşlerine baÄŸlılık biçimine girmiÅŸ durumda. Kitaplık çapta ÅŸiirler de Mesnevilere karşılıktır.” (1988, s.104)
Åžiirimiz mensubu bulunduÄŸumuz İslam uygarlığından beslenmiÅŸ ve sırası geldiÄŸinde İslam ÅŸiirinin meÅŸalesini de taşımıştır. “Nasıl Osmanlı varyasyonu, İslâm Uygarlığı içinde üçüncü büyük atılımıdır. Åžiirimiz, Arap ve Acem ÅŸiiriyle, ortak bir köke sahiptir bu yüzden. Ama orijinalliÄŸe eriÅŸmiÅŸtir. Orijinal olmak demek, köksüz ve geleneksiz olmak demek deÄŸil, tam tersine, çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek demektir. Divan ÅŸairlerimiz, daha önceki, Arap ve Acem, ya da çaÄŸdaÅŸları Acem ÅŸairleriyle yarışmışlardır. Onları taklit etmemiÅŸler, onlarla yarışmışlardır. 16. yüzyıldan sonra da yarış bayrağını artık bizim ÅŸairlerimiz elden ele devreder olmuÅŸtur. Åžiir meÅŸalesi bize geçmiÅŸtir. (1988, s.106)
“… Yenilik, geleneÄŸe bir adım daha attırmak ÅŸeklinde anlaşılmıştır. Mazmunların dışını deÄŸil, içini yenilemiÅŸlerdir. Bir Baki mazmunu, bir Nedim mazmunu, bir Galip mazmunu vardır. Ayni mazmunun çaÄŸ çaÄŸ yenileniÅŸi ve zenginleÅŸmesi olarak.
“Tümüyle Divan ÅŸiirimiz, sanki, 500-600 yıl yaÅŸamış ve hiç ihtiyarlamamış bir ÅŸairin Divanı ÅŸeklindedir. Her yüzyılda yeniden gençleÅŸen bir ÅŸairin divanı.” (1988, s.106)
Sezai Karakoç serbest ÅŸiirin köksüz ve nevzuhur olduÄŸu iddialarına karşılık kendi tercihi de olan bu tarzı savunur. Avrupa’nın serbest ÅŸiiri Endülüs yoluyla aldığını belirterek, bu tarzın İslam uygarlığının öz malı olduÄŸunu hissettirir.
“Serbest ÅŸiir, sanıldığı gibi, yirminci yüzyılın getirdiÄŸi bir tarz deÄŸildir. Eski Yunan, Latin ve İslâm öncesi Arap ve Türk ÅŸiirinde de örnekler vardı. Vezin ve kafiyenin, bir kale duvarı saÄŸlamlığı ve düzenine, ancak İslâm uygarlığında ulaşıldı. Batı da bu düzeni, Endülüs yoluyla aldı. Hem seste, hem biçimde, hem de konularda, modern çaÄŸ batı ÅŸiirinde devrim, Endülüs etkisiyledir.” (1988, s.107)

L. Na´t:

Sezai Karakoç na´t türüne özel bir önem verir. Na´t´ı şiirin ufku olarak niteler. Kendisi de na´t yazmıştır.
“İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi ÅŸahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na´t da ÅŸiirin ufkudur.” (1988, s.92)
Na’t “sahabeliÄŸe bir uzanış”tır. “Na´t, Peygamberin ÅŸiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her ÅŸair, durduÄŸu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde O´na bakar; O büyük mükemmelliÄŸin karşısındaki duygularını zapt etmeÄŸe çalışır. Bütün na´tlar âdeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneÄŸi gibidir ve tek bir portre içindir.” (1988, s.93)

M. Şiir ve Şair Ölmeyecektir:

Çağdaş toplumda şiirin ve şairin değerinin bilinmediğinden şikayetçi olan Karakoç, her şeye rağmen şiirin ve şairin geleceğinden ümitlidir.
“Åžiir ve ÅŸair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir.” diyen Åžair’e göre “ÅŸiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi deÄŸil, çıkarıldığında, insan hakikatının hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Åžiir, hakikatın, doÄŸa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreÄŸidir.” (1988, s.108)

KAYNAKLAR

Karakoç, Sezai. 1985. İslâm’ın Åžiir Anıtlarından. (3. Baskı). DiriliÅŸ Yayınları. İSTANBİL. 95 s.
Karakoç, Sezai. 1987. Şiirler VII (Ateş Dansı). (1. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL. 39 s.
Karakoç, Sezai. 1988. Edebiyat Yazıları-I. (2. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL. 111 s.
Çetin, Mehmet; Tanzimat’tan Bugüne Türk Åžiiri Antolojisi, BirleÅŸik, Ankara 1991.

Biyografi:

Sezai KARAKOÇ, 1933´te Diyarbakır Ergani´de doğdu. İlk öğrenimini Ergani´de, orta öğrenimini Maraş Ortaokulu ve Antep Lisesi´nde parasız yatılı olarak tamamladı (1950). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi´ni bitirdikten sonra (1954) bir süre çeşitli memurluklarda bulundu. 1965´te memuriyetten ayrılarak Bâbıâlî´de Sabah Gazetesi´nde fıkra yazarlığına başladı. 1960´ta Diriliş Dergisi´ni kurdu. Diriliş çeşitli periyod ve aralıklarla önce dergi sonra gazete olarak doksanlı yıllara kadar yayınlandı

“İkinci yeni akımı ÅŸairleri ile biçimsel benzerlikler taşısa da ÅŸiirlerinin kaynakları itibariyle bağımsız bir çizgi tutturduÄŸu kabul edilen Sezai Karakoç, yaÅŸayan en büyük ÅŸairlerdendir. Fikir adamı olarak, İslam kültürü ve medeniyetinin yeni bir canlanışla çağımızda gerçek yerini alması gerektiÄŸini savunduÄŸu düşünce eserleriyle kültür ve sanat hayatımızda oldukça verimli bir DiriliÅŸ ekolü oluÅŸturdu.”

Åžairlerin de her insan gibi “toplum önderi olma hakkı bulunduÄŸu” düşüncesiyle DiriliÅŸ Partisi (DİRİP)´ni kuran Sezai KARAKOÇ, kapatılıncaya kadar, bu partinin genel baÅŸkanlığını yapmıştır.

Eserleri:

Şiir: Şiirler I (Hızırla Kırk Saat), Şiirler II (Taha´nın Kitabı, Gül Muştusu), Şiirler III (Körfez, Şahdamar, Sesler), Şiirler IV (Zamana Adanmış Sözler), Şiirler V (Ayinler), Şiirler VI (Leyla ile Mecnun), Şiirler VII (Ateş Dansı), Şiirler VIII (Alınyazısı Saati); Hikâye: Hikâyeler I (Meydan Ortaya Çıktığında), Hikâyeler II (Portreler); Piyes: Piyesler I; Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslâm´ın Şiir Anıtlarından; Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I. II. III. IV., İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet, Gündönümü, Dirilişin Çevresinde, İslâm, İslâm´ın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Makamda, Diriliş Muştusu, Düşünceler I; Deneme: Edebiyat Yazıları I, Edebiyat Yazıları II; İnceleme: Mehmed Akif, Yunus Emre; Günlük Yazılar: Farklar, Sütun, Sûr,Gün Saati.

Mehmet Çetin, Tanzimat´tan BugüneTürk Şiiri Antolojisi II. Cilt, Birleşik, Ankara 1991, s.693.
Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları-I, 2. Baskı, Diriliş, İstanbul 1988, s.49.

kaynak: anafilya.org

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!