7/1/2007
Sezai Karakoç’un Projesi ve Başbakanın Beyanatı
Yazar: Hakan Albayrak
İslam ülkelerinin “başkalarınca yutulmamaları için birleşerek büyümeleri” gerektiğini onyıllardır anlata gelen üstadımız Sezai Karakoç’un dilinde tüy bitti, ama İslam dünyasındaki idarecilerin aymazlığı bir türlü bitmedi.
Avrupa’da birlik rüzgârları eserken ve Amerika Birleşik Devletleri de Kanada’yla bütünleşme hedefini gözetirken, zaten ziyadesiyle bölünmüş olan İslam dünyasının gündeminde biraz daha bölünmek var. Sanki Fransa’nın, Almanya’nın, ABD’nin bile ‘kendimi emniyete almak için komşularımla birleşmem lazım’ demek zorunda kaldığı bir dünyada bir Türkiye’nin, bir Suriye’nin, bir Irak’ın, bir İran’ın tek başına -üstelik daha da küçülerek- ayakta kalması mümkünmüş gibi!
Dünyada birlik idealinin en çok ‘prim’ yapması gereken bölge, bölünmüşlükten ve parçalanmışlıktan en çok çeken bölge olan Ortadoğu’dur; gel gör ki, bu coğrafyanın Osmanlı sonrası idarecileri (ve entelektüel elitleri), emperyalistlerin manevra sahasını alabildiğine genişleterek fitnenin önünü alabildiğine açan aşiretçiliği, ırkçılığı, mezhepçiliği, ulus devlet taassubunu aşamadıkları ve Ortaçağ Avrupa’sındaki derebeylikleri andıran rantiye düzenlerini feda edemedikleri için, Ortadoğu’da birlik ideali bugüne kadar ‘marjinal’ kaldı (şovenist bir proje olması hasebiyle aslında bölünmeye-parçalanmaya hizmet eden “Arap Birliği”ni saymıyoruz).
1975′ten beri, Türkiye, Suriye ve Irak’ın “ırkçılığı, mezhepçiliği ve geçmiş ihtilafları” bir yana bırakarak “Dicle-Fırat Federasyonu” çatısı altında birleşmeleri gerektiğini savunan ve kurulacak birliğin zamanla büyüyeceğini ifade eden Sezai Karakoç, bir konferansında şöyle diyordu:
“Siz Fırat’ı ve Dicle’yi bıçakla kesebilir misiniz? Burası senin, burası benim diyebilir misiniz? Oysa Fırat ve Dicle, şırıltılarıyla kendi mecralarında akarlarken bize diyorlar ki, ’sen nasıl parçalanmazsan, bir bütünsen, ben de bir bütün olarak, yalnız Türk’ün, yalnız Arap’ın, yalnız Kürt’ün değilim. Hiç kimse bana tek başına sahip çıkmasın. Ben İslam milletinin suyuyum, onun can damarıyım. Siz de bundan ibret alınız ve parçalanmayınız, bölünmeyiniz’. İşte bize coğrafya böyle sesleniyor. /…/ Coğrafî şartlar, bize, artık bu sınırların tartışma gününün geldiğini gösterdiği gibi, tarih de, tarihî şartlar da bizi bu noktaya doğru zorlamaktadır. Çünkü … ülkemiz, bugünkü ülkemizden ibaret değildir. Çok daha geniştir. O geniş ülkede yaşayan bir millet vardır. Bu millet, bir medeniyetin, İslâm medeniyetinin toplumudur. Bu medeniyette, ırk unsuruna, tabii, reel bir gerçeklik olarak bakılır; ancak ırk esasına dayanılmaz. Bu medeniyette, ırklar, renkler, diller, hepsi yanyana, kardeşçe yaşarlar ve bir toplum oluştururlar… / Nitekim, bin seneden, hatta bin dört yüz seneden beri, bu, Ortadoğu denilen bölgede, ırklar, bu medeniyet anlayışından, bu insanlık anlayışından hareketle, birbirlerine karışmışlardır. Saf olarak bir ırk kalmamıştır. Bazı bölgelerde dil sebebiyle birtakım toplaşmalar görülüyorsa da, bunun, ırklar ayrıdır, birbirinden ayrı yaşamaktadır demek mânasına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Suriye, Araplardan ibaret değildir. Suriye’de Araplar, Türkler, Kürtler, Çerkezler vardır. Ve bunlar, İslâm toplumunun, İslâm medeniyetinin oluşturduğu toplumun, yani İslâm milletinin fertleri olarak yanyana yaşamışlar, içiçe geçmişler ve birbirinden ayrılmaz olmuşlardır. Aynı şey, Irak için de söz konusudur… Aynı gerçeklik, bizim için de söz konusudur…” (Çıkış Yolu 1 - Ülkemizin Geleceği / Diriliş Yayınları, İstanbul 2002)
Biz biriz. Aynı vücudun uzuvlarıyız. Birimizin felaketi hepimizin felaketi. Bunu idrak edip aramızdaki suni sınırları (fiziksel / psikolojik) kaldırdığımız ve birliğimizi ihya ettiğimiz gün, hep beraber esenliğe kavuşacağız.
Başbakan Erdoğan’ın “Irak, Türkiye için AB sürecinden daha öncelikli bir sorun haline gelmiştir” şeklindeki beyanatını böyle bir anlayışın tezahürü olarak okumak istiyorum.
Kaynak: yenisafak.com.tr