« Önceki | Sonraki »

23/1/2007

Sezai Karakoç’un Şiirinde Peygamber Sevgisi

Yazar: Mehmet Erdoğan

Modern Türk şiirinin son büyük atılımı kabul edilen İkinci Yeni şiirinin merkez şairlerinden biri olan Sezai Karakoç, şiiriyle, şahsiyetiyle ve düşünce dünyasıyla kuşağını ve kendinden sonraki kuşakları etkilemiş çağdaş bir şair ve düşünce adamıdır. Düşünce sistemi İslâm’a dayanır. Ona göre İslâm, varlığın temel kaynağı, varoluşun sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistemdir. Düşünce dünyasını “diriliş” kavramı üzerine inşa eder ve dirilişi, bir “sevgi devrimi” olarak tanımlar. Diriliş, yeniden inanmak, yeniden düşünmek ve yeniden duymaktır. Başka bir ifadeyle kendine dönüş ve kendi uygarlığını diriltmektir. Sonuç olarak diriliş, insanın İslâm’la dirilmesi ve İslâm’la kurtuluşa erip hayat bulması demektir.

Sezai Karakoç’un şiir projesinin bir ayağı, içinde yaşadığı çağı anlamaya; diğer ayağı ise geleneğin ruhunu diriltmeye dayanır. Ona göre gelenek, “şairin ilk dünyası”dır ve “yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî sosyolojik birikim”dir.

Sezai Karakoç’un şiirde ve düşüncede gelenek anlayışı da İslâm’dan beslenir. Onun anlayışında, “İnsanın ufku mü’mindir. Mü’minin ufku peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufkuysa, naat da şiirin ufkudur.” “Naat, insanın insanı, kendini peygamberde araması, gerçeği onun çevresinde dolaşarak bulmaya çalışması, ona yaklaşmaya çalışarak yaradılışın sırrına erileceğini idrak edişidir.” Bu düşünceleriyle naat, onun şiirinde poetik bir boyut kazanmış olur.

“Naat, peygamberin şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde ona bakar; o büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeye çalışır. Bütün naatlar âdeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir.”

Sezai Karakoç İslâm’a bağlılığı, mü’min duyarlılığı, gelenek yorumu ve şiirinin ruhu itibarıyla İkinci Yeni şiir anlayışının öteki şairlerinden ayrılır. Bu ayrılış, şiirinin yapısına, biçimine, sesine ve imge dünyasına da yansır. Meselâ, onun şiirinde, beşerî sevgiyle ilâhî sevgi iç içedir ve bunları keskin çizgilerle birbirinden ayırmak o kadar kolay değildir. Bu yüzden Monna Rosa ile Leylâ ile Mecnun’daki şiirleri, birbirine açılan ve birbirini yüklenen şiirlerdir.

Bu yazının konusu onun, “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” başlıklı dört bölümlük bir şiiridir. Bu şiir, İslâm Peygamberinin insanlığa miras olarak bıraktığı İslâm’ın ve onun evrensel uygarlığının, çağımızdan sürgün edilişine yakılan bir ağıt gibidir. Şiirinin sesi, imge yapısı, ona çağdaş bir naat niteliği de kazandırır.

Şiir, klâsik şiirimizin en önemli mazmunlarından biri ve Hazreti Peygamber’in remzi olan “gül”le başlar:

Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak

Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine

Dünya bir istiridye

Dönüşelim bir inci tanesine

Dünya bir ağaç

Bir özlem duvarı

Bülbül sesine

Şair

Gündüzü bir gül gibi

Akşamı bülbül gibi

Sarıp sarmalayan öfkesine.

Şairin öfkesi çağın bütün “türedi uygarlıkları”nadır. Eski günlerin, İslâm uygarlığının özlemi içindedir. İslâm uygarlığına sevgiliye yakarır gibi yaklaşır. Diğer uygarlıklarla İslâm uygarlığını kıyaslar ve onları görmezden gelir:

Senin yanında

Bütün bu türedi uygarlıklar umurumda mı

Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu

Geceme gündüzüme

Gözlerin

Lâle devrinden bir pencere

Ellerin

Bakî’den, Nefî’den, Şeyh Galip’ten

Kucağıma dökülen

Altın leylâk,

Şaire göre İslâm uygarlığının hamuru sevgiyle yoğrulmuştur. Bunu anne, çocuk ve gül imgeleriyle ortaya koyar:

Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı

Sen bir anne gibi tuttun ufukları

Ve çocuklar gülle anne arasında

Seninle güller arasında

Tuhaf bir ışık bulup eridiler

Çocuklar dağ hücrelerinde erdiler

Aramızdaki sırra.

Sezai Karakoç’ta sevgi, beşerî olandan ilâhî olana adım adım, basamak basamak yükselir. Onun sevgiye yaklaşımı hiçbir zaman tek boyutlu değildir. Bir yerden başlar ve sonunda ilâhî olana ulaşır. Bu şiirde de İslâm uygarlığı sevgisi, merhale merhale ele alınır ve peygamber sevgisinden geçerek mutlak sevgiliye (Allah) ulaşır. Burada peygamber, merhametine sığınılan bir sevgilidir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir:

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

(…)

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa lâyık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

(…)

Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Suna dedimse sen, Leylâ dedimse sensin

(…)

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim.

Peygamber sevgisi, ona kavuşma arzusu, beraberinde ölüm düşüncesini getirir. Ölüm, özlemin sona ermesi, bir çeşit arınma duygusudur:

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

Verilmemiş hesapların korkusuyla

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa lâyık olmasam da.

Şair, dört bölümlük şiirin finalinde vecd hâliyle mutlak sevgiliye, Allah sevgisine ulaşır. Burada yüce olana teslimiyet, yarım kalmış hesapları ona havale etme, umut ve zafer inancı vardır:

Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır

Yoktan da vardan da ötede bir var vardır

Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır

O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili.

Bu şiir, Sezai Karakoç şiirinin bütün özelliklerini yansıtan bir kesit gibidir. Onun, insanı anlama, içinde yaşadığı çağı sorgulama ve geleneği ihya etme girişimi, bir sevgi medeniyeti kurma bilincinden kaynaklanmaktadır. Bu sevgi medeniyeti ise, insandan yaratıcıya açılan ve yaratıcıdan insana dönen bir “sevgi-merhamet/dua-icabet” diyaloğudur.

kaynak: diyanet.gov.tr

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Arkadaşına Gönder!