23/1/2007
Şiirin Burçlarında Açan Çiçek: Na’t
Yazar: A. Osman Dönmez
Na’ta lûgatlerde; bir şeyi methederek anlatma, medih ve sena ile vasıflandırma gibi mânâlar verilmiştir. Edebiyatta ise; Peygamberimiz’i (sas) övmek gayesiyle yazılmış şiirlere denir.
Peygamberimiz, yaratılmışların en seçkini ve en güzelidir. O’nu
Allah (cc) diğer yaratılmışlardan ayrı tutmuştur. O, âlemlere rahmet
olarak gönderilen özü sevgiyle yoğrulmuş bir nebidir. İslâm tarihi
boyunca Müslümanlar, kabiliyetleri nispetinde O’nu anlatabilmek için
çalışmışlar ve bunun neticesinde Peygamber sevgisini işleyen zengin bir
edebiyat teşekkül etmiştir. Bu şekilde zengin bir peygamber
edebiyatının oluşmasının çeşitli sebepleri sayılabilir; fakat bunlardan
en önemlisinin Peygamberimiz’in bir hadisinde gizli olduğunu
düşünmekteyiz. Peygamberimiz (sas): “Hiçbiriniz ben ona, babasından da,
evladından da, bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça kemaliyle iman
etmiş olmaz.” buyurmaktadır. Bu hadis, sevgi hususunda önemli bir ölçü
getirmektedir. Bunun farkında olan Müslümanlar O’nu, bütün
sevdiklerinden üstün tutmanın gayreti içinde olmuşlardır. Şiirlerde
bundan dolayı O “En Sevgili” olarak vasıflandırılmıştır.
Şüphesiz ki, Peygamberimiz (sas) için söylenmiş methiyelerin en
değerlileri Kur’an-ı Kerim’dedir. Allah (cc) Kur’an’da Peygamberimiz’e
yönelik bazı övgülerde bulunmaktadır:
- (Rasülüm!) Şüphesiz Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya 21/107)
- Andolsun size, içinizden öyle bir Peygamber geldi ki; zahmet çekmeniz
O’nu incitir ve üzer, O size çok düşkündür, mü’minlere çok
merhametlidir, çok şefkatlidir. (Tevbe, 9/128) Allah’ın (cc) bu ayette
kendi isimlerinden olan Rauf ve Rahim’i (çok şefkatli ve çok
merhametli) Peygamberimiz’e de sıfat olarak verdiği görülmektedir.
Kur’an’da birçok yerde Peygamberimiz’in örnek ahlâkı, merhameti ve
faziletleri Allah tarafından övülmektedir.
Peygamberimiz’i şiiriyle ilk öven kişi, İslâmiyet’ten dokuz yüzyıl önce
-bazı kaynaklarda yedi asır olduğu belirtilir- yaşamış Tübba namındaki
Es’ad Ebû Kerib’dir. Âlimlerden âhir zamanda bir peygamber geleceğini
ve bunun Hâtemü’l Enbiya olacağını öğrenen Tübba, Efendimizi şiiriyle
şöyle övmüştür:
“Her şeyi yaratan Allah tarafından gönderilecek bir rasül olan Ahmed’e
şahadet ederim / Ömrüm O’nun ömrüne yetişse, O’na yardımcı olurdum /
Düşmanlarıyla savaşır, O’na üzüntü veren kederleri siler, ferahlaması
için çalışırdım.”
Ebu Kerib’in İslâmiyet gelmezden dokuz asır önce söylemiş olduğu bu
sözler, onun mü’min olduğunun delili olmuş, Kâbe’nin örtüsüyle ilgili
bir meselede Kerib hakkında konuşanlara Peygamberimiz: “Tübba’a kötü
söz söylemeyin, çünkü o, ehl-i tevhiddir.” buyurmuşlardır.
Na’tın doğum yeri olan Arap edebiyatında, Peygamberimiz’i (sas) anlatan
şiirlerin çoğunluğu O’nun vefatından sonra yazılmıştır. Ancak bu
şiirlere Türk edebiyatındaki na’tın, Arap edebiyatındaki karşılığı olan
resa (mersiye-ağıt) denmemiş bunun yerine, Efendimiz’in hayatla
irtibatlı olduğu düşünüldüğünden methiye denmiştir. Peygamberimiz’i
sağken öven kişilerden biri El- Âşa’dır. Efendimiz’i bir şiirinde şöyle
över:
O öyle bir Peygamber ki,
O’nun hatırası bütün ülkeleri kaplar
O’nun iyilikleri kesintisizdir.
Asr-ı Saadet’te Ka’b bin Züheyr, Hassan bin Sabit, Abdullah bin Revaha
gibi sahabe şairler de, Efendimiz’i şiirleriyle övmüşler ve O’ndan
iltifat görmüşlerdir. Nitekim Ka’b bin Züheyr “Bânet Suâd” isimli
şiirini Peygamberimiz’in (sas) huzurunda okumuş, “Muhakkak ki Allah’ın
elçisi, Allah’ın nûruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan
bir kılıçtır.” mısrası okununca Peygamberimiz çok hislenmiş, “bürde”
olarak isimlendirilen çizgili hırkasını Züheyr’in omuzlarına atmıştır.
Bu olay sebebiyle bu şiir “Kaside-i Bürde” olarak anılmış ve kendinden
sonra Efendimiz için yazılmış olan şiirlere tesir etmiştir. Asr-ı
Saadet’te Peygamberimiz’i (sas) metheden şiirlerin belki de en meşhuru
Hicret esnasında Medineli Müslümanların Efendimiz’i karşılarken
söyledikleri şiirdir:
Dolunay, Veda tepelerinden üzerimize doğdu
Allah’a şükretmek üzerimize borçtur
Ey bize gönderilen Peygamber
Sen itaat olunan emir getirdin
Asr-ı Saadet’te yazılan na’tlarda Peygamberimiz’e (sas) olan sevgi ve saygıya geniş yer verilir. O’nun vasıfları, mucizeleri anlatılır, yer yer müşrikler hicvedilir.
Na’t; edebiyatımıza Fars edebiyatı kanalıyla girmiştir.
Edebiyatımızdaki ilk na’tlarda, Peygamberimiz’in risaleti, hicreti,
dini tebliğ ederken karşılaştığı zorluklar, gördüğü zulümler, O’nun
insanlık için bir rahmet olduğu, insanlığın en seçkini olduğu, zulmeti
aydınlatan bir nur olduğu ortak tema olarak işlenmiştir. İlk dönem
na’tlarında O’nun peygamberlerin ilki ve sonuncusu olduğu, diğer
peygamberlerden üstün olduğu ve Allah’ın övdüğü kişiyi övmenin zorluğu
özellikle vurgulanır. Bu na’tlar, Peygamberimiz’den (sas) şefaat
umularak bitirilir.
Na’tlar ilk dönemlerde kaside nazım şekliyle yazılırken, daha sonraları
mesnevi tarzıyla da yazılmaya başlanmıştır. Türk edebiyatına girdikten
sonra ise, gazel, rubai, müstezat ve tuyuğ nazım şekilleriyle de
yazılmıştır. Bu açıdan na’tı bir nazım biçimi olarak değerlendirmek
yerine, konu olarak Efendimiz’i (sas) öven bir şiir olarak almak daha
doğru olacaktır.
İslâmî bir kültür üzerine bina edilen Divan edebiyatında na’tın en
güzel örneklerini görmekteyiz. Özellikle Fuzuli’nin Su Kasidesi bu
şiirlerin en güzelleri arasındadır. Bu kasidede özellikle iki beyit
diğerlerinden öne çıkmış, hem semantik hem de estetik olarak insanımız
tarafından daha fazla beğenilmiştir:
Dest- bûsı arzûsuyla ger ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun ânınla yâre su
“Eğer ben sevgiliye (Peygambere) kavuşma arzusuyla ölürsem, toprağımdan testi yapıp o sevgiliye sunun.” Bu beyitte Peygambere duyulan iştiyak o kadar fazladır ki, ne olursa olsun O’na kavuşma arzusu kendini hissettirmektedir. Diğer beyitte ise, Peygamberimiz’in hasretiyle dolu olan şair, kendi ruh halinin bir aksi olarak tabiattaki her şeyi, O’na doğru koşuyor görmektedir. Fuzuli, peygamber sevgisiyle dolu olan ruhu ile, Dicle ve Fırat’ın coşkun suları arasında şairane bir münasebet kurar: Ona göre sular, asırlardır O’nun ayak bastığı topraklara yüz sürebilmek için başını taştan taşa vurarak akıp gitmektedir:
Hâk-i pâyine yetem der ömürlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su
Nitekim O’nun ayak bastığı topraklara yüz sürmek için ırmaklar başlarını taşlara vura vura akıp giderken bir şair padişah da, O’nun ayak resmini başına taç yapıp yüzüne gözüne sürmenin arzusuyla yanıp kavrulmaktadır:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem daima
Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rasülün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma, yüzün sür kademine o Gül’ün
(Bahtî / 1. Ahmed)
O’nun yaşadığı mekân, ayak bastığı topraklar ve ebedî istirahatına çekildiği makam o kadar değerlidir ki, Oralar Nazar-gâh-ı İlâhîdir. Oralarda O’nun hatıraları dolaşmaktadır, bu sebeple bir an bile terk-i edeb etmemek gerekir. Bu duygularla yüklü olan Nâbi, Hac yolculuğu esnasında Medine’ye yaklaştığında dudaklarından şu mısralar dökülür:
Sakın terk-i edebden, kûy-ı mahbub-ı Huda’dır bu
Nazargah-ı İlâhi’dir, Makam-ı Mustafa’dır bu
Evet O, yaratılmışların en üstünüdür. O’nu bizzat, Kâinatın Yaratıcısı
övmüştür. O Fahr-i Kainat’tır, Rasüllerin Şahı, Efendilerin
Efendisi’dir. Şeyh Galib bu duyguları şöyle dile getirir:
Sultan-ı Rusül, Şah-ı mümeccedsin Efendim
Bîçarelere devlet-i sermedsin Efendim
Divân-ı İlâhi’de seramedsin Efendim
Sen Ahmed u Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize Sultan-ı Mümeyyedsin Efendim
İslâm tesirindeki Türk edebiyatında hemen hemen her şair, Peygamberimiz’i (sas) metheden şiirler yazmıştır. Tanzimat’a kadar divan sahibi şairlerin divanlarında na’t vardır; lâkin bu gelenek Tanzimat’la birlikte bozulur. Türkler Müslüman olduktan sonra, hayatın her safhasında İslâmiyet’in getirdiği kaidelere uymaya çalışmışlardır. Fakat 19. yüzyılda Batı’da gelişen pozitivist ve materyalist felsefeler bizim insanımıza da tesir etmiştir. Bu durum kendini edebiyatta da gösterir. Yüzyıllardır divanlarda peygamber sevgisinin en içli nağmeleriyle dolu olan na’tlar terk edilmeye, na’tsız divanlar tertip edilmeye başlanır. Tanzimat şairlerinden Şinasi daha da ileri giderek dinî terminolojide özel mânâları olan kelimeleri M. Reşit Paşa için yazdığı bir kasidede kullanır:
Sensin ol fahr-ı cihan-ı medeniyyet ki hemen
Ahdini vakt-i saadet bilir ebnâ-yı zaman
Bilindiği gibi dinî literatürde “Fahr-i Kâinat” tamlamasının karşılığı Efendimiz (sas), “Asr-ı Saadet” de O’nun yaşadığı dönemdir. Yukarıdaki beyitte Şinasi, M. Reşit Paşayı medeniyet dünyasının fahrı olarak nitelerken, onun yaşadığı dönemi de vakt-i saadet olarak değerlendiriyor. Aynı şiirde geçen aşağıya aldığımız mısralar ise, Şinasi’nin ulaştığı kavram anarşisini göstermesi açısından önemlidir:
Aceb midir medeniyyet rasülü dense sana
Vücud-ı mu’cizin eyler taassubu tahzir
Bilindiği gibi, “rasül” kendisine kitap indirilen peygamberdir.
Şinasi bu mısralarda M.Reşit’i medeniyyet rasülü olarak
değerlendiriyor. Yine bu dönem şairlerinden Âkif Paşa “Kaside-i Adem”
şiirinde İlahi Hikmet karşısında o zamana kadar var olan tavrın tam
zıddını alır, kaderi tenkit eder. Bu durum ileriki dönemlerde daha uç
noktalarıyla ele alınır. Devrin ortak düşüncesi gereği maziye ve
mukaddesata dair her şeye hücum edilir. Dindar insanların asırlar boyu
büyük değer verdiği ve kendilerini adadıkları değerlerle dalga geçilir.
Mukaddesatın karşısına yeni modeller çıkartılır.
20. yüzyılda hayatın her safhasında çağdaşlaşma adına köklü
değişikliklere gidilmiş, maziye ait değerlere doğru veya yanlış
olmasına bakılmaksızın reddiye çıkarılmıştır. “Çağdaş” olarak lanse
edilen değerler(!) ruhun ihtiyacına cevap verememiş ve bu sahada çok
ciddi bunalımlar yaşanmıştır. “Değerler Kaosu Devri” diyebileceğimiz bu
dönemde dindar şairlerce Peygamberimiz’in (sas) mayasının sevgi olduğu
tekrar hatırlanmış, O’nun rahmet olduğunu ifade eden şiirler
yazılmıştır. Modern şiirdeki na’t, bazı bakımlardan klâsik şiirdeki
na’tlardan ayrılır. Günümüzde yazılan na’tlarda Peygamberimiz’in
yokluğu daha derinden hissedilir. Şüphesiz ki, Klâsik şiir döneminde de
Hz. Peygamber yoktu, şairler O’na duydukları hasreti dile
getirmekteydi. Fakat modern çağlarda durum çok daha farklıdır. Modern
şairin dramı, Hz. Peygamber’in ruhlardan da silinmesinin dramıdır.
Yıkılan huzurun yeniden inşa edilmesi, adaletin, ahlâkın, sosyal
düzenin istenilen tarzda yeniden kurulabilmesi, ancak gözün O’nu
görmesi, hafızanın O’nu hatırlaması ve gönlün O’nu hissetmesiyle
mümkündür. Sevgili olarak bütün deniz kenerlarında beklenen O olduğu
gün, işler yoluna girecektir. Sezai Karakoç, “Küçük Na’t” başlıklı
şiirinde bu sevgiyi şöyle dile getirir:
Göz Seni görmeli, ağız Seni söylemeli
Hafıza Seni anma ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında Seni beklemeli
Sen Eskimoların ısınması Sevgililer mahşeri
Evet, Efendimiz (sas) “Sevgililer Mahşeri” dir. Bütün üşüyenlerin
O’nun sevgi ışığına ihtiyacı vardır. İnsanlık yeniden O’ndan istifade
etmeye başladığı gün, her şey yoluna girecek ve dünya asıl eksenini
bulacaktır.
S. Karakoç, çağdaş şiirde peygamber sevgisini en çok işleyen şairdir.
Onun birçok şiirinde bu sevgi hissedilir; fakat o, üslubu gereği bunu
açık açık söylemez. Şair, bunun sebebini “Sürgün Ülkeden Başkentler
Başkentine” başlıklı şiirinde açıklar mahiyettedir. Bu mısralar hem
Peygamber sevgisine, hem de Allah sevgisine yorumlanabilecek
niteliktedir:
Bütün şiirlerde söylediğim Sensin
Suna dedimse Sen, Leyla dedimse Sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin, Belkıs’ın
Kuşlar uçar Senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini
Sevgili
En sevgili, Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Günümüzde yazılmış en güzel na’tlardan biri, Nurullah Genç’in
“Yağmur” başlıklı şiiridir. Yağmurun rahmet oluşu ile, Peygamberimiz’in
(sas) âlemlere rahmet olarak gönderilişi arasında parelellik kuran
şair, Peygamberimiz’den ayrılığı, özellikle O’nun ruhlardan sürgün
edilmesinin hüznünü lirik bir tarzda ifade etmiştir. Yüz yetmiş
mısradan meydana gelen şiirin özellikle “düştü” redifli bölümlerinde
peygamber sevgisinin ve O’nun ölçüsünü belirlediği hayat tarzının
cemiyetten sürgün edilmesiyle ne gibi hercümerçliğe sebep olunduğuna
dikkat çekilmektedir. Bu şiirde Peygamberimiz’in sevgisi, âdeta her
şeyi dengede tutan hassas bir terazi olarak düşünülmüş, O’nun kalb
kefesinden düşürülmesiyle, her şeyin imamesi kopmuş bir tespih gibi
nasıl dağıldığı tasvir edilmiştir. Bu şiirde, O’nun sevgisinden mahrum
edilmiş bir cemiyetin ruhunun nasıl yağmalandığı, beyinlerin, adaletin,
cemiyetin şehirlerin kıtaların ne gibi tahriplerle karşı karşıya
kaldığı nazar-ı dikkate sunulmaktadır.
“Yağmur” şiirinde Peygamberimiz’den ayrılığın hüznü vardır. Fakat bu
hüzün, değil Klasik şiirdeki na’tlardaki hüzünden, Asr-ı Saadet’teki
hüzünden bile farklıdır. Çağımız insanının en derin trajedisinin dile
getirildiği Yağmur şiirinde, çift gurbet görülmektedir. Bunlardan
birincisi, Peygamberimiz’in (sas) aramızdan maddî ayrılığıdır ki, bu
yönüyle bütün klasik na’tlarla birleşir; ikincisi ise, Peygamberimiz’in
ruhlarımızdan göçüdür ki, bu yönüyle yalnız çağdaş insanın gurbetini
anlatır. “Düşmek” kelimesinin uzak ve yakın mânâlarından istifade
edilerek rediflendirilen aşağıdaki bölümlerde şair, ruhlarımızın
Peygamberimiz’den (sas) uzak düşmesiyle ne hale geldiğimizi tasvir
ediyor:
Yağmur, gülşenimize sensizlik, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde, dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Sarardı yeşil yaprak, dal koptu, fidan düştü
Baykuşa çifte yalı, bülbüle zindan düştü
Kâtil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılar nâdan düştü
Sensizlik depremiyle hancı düştü, han düştü
Mazluma sürgün evi, zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, Sana râm olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
İnsanlık, o Yağmur’dan uzak düştüğü dönemlerde çoraklaşmış, yaratılış gayesinden uzaklaşmış ve bir keşmekeş ortamında ne yapacağını bilemez halde savrulup durmuştur. Güzelliklerin anahtarı O’ndadır ve insanlık bütün güzellikleri O’na borçludur. Bu noktada Merhum Akif’in o güzel mısralarını hatırlamamak mümkün müdür?
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep
Medyun O’na cemiyyeti, medyun O’na ferdi
Medyundur O masuma bütün bir beşeriyyet
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
Cumhuriyet dönemi edebiyatında, na’tın klasik tarzını devam ettirenler
de vardır. Bunlardan biri rahmetli A. Ulvî Kurucu’dur. Onun “Sultanım
Efendim” şiiri sevilerek okunmaktadır:
Ruhum sana, varlık Sana hayrandır Efendim
Bir ben değil, âlem Sana kurbandır Efendim
Kıtmirinim ey Şah-ı Rusül, kovma kapından
Âsilere lûtfun Yüce Fermandır Efendim
Peygamberimiz’in (sas) en güzel remizlerinden biri güldür. Bu motifle Peygamberimiz birçok kişi tarafından anlatılmıştır. M. Fethullah Gülen Hoca Efendi “Medine’nin Gülü” şiirinde bu motifi çok güzel kullanarak, 20. yüzyılın makine gürültüleri, petrol kokuları ve beton duvarları arasındaki insanının O’na olan özlemini ve ihtiyacını dile getirmiştir. O bütün zamanlarda çölleri cennetlere çeviren Gül’dür. Bu çağın o güzel kokulu Gül’e ne kadar da ihtiyacı vardır:
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül
Modern edebiyattaki en güzel na’tlardan birisini, Arif Nihat Asya
yazmıştır. Bu şiirde baştan sona kadar Peygamberimiz’e duyulan hasret,
O’nun olmamasının kalblerde meydana getirdiği boşluk lirik bir şekilde
dillendirilmiştir. Peygamberimiz’in dönemiyle, çağımızın sık sık
mukayese edildiği bu uzun şiir, içten yapılmış dualar kadar samimidir.
Buraya kısa bir bölümünü alıyoruz:
Gel, ey Muhammed (sas) bahardır
Dudaklar ardında saklı / Aminlerimiz vardır
Hacdan döner gibi gibi gel / Miraçtan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır
İnanan her insan, kabiliyeti ölçüsünde O’nun güzelliğini
anlatabilmenin gayreti içinde olmuştur. İskender Pala’nın dediği gibi
birçok şairin en güzel şiiri, Peygamberimiz’i anlattığı şiiri olduğu
halde -şüphesiz O’nun ismi, şiirlere bir güzellik katmıştır- O, hiçbir
zaman güzelliğine lâyık tarzda anlatılamamış, anlatılamayacaktır; çünkü
O, Kâinat’ın Yaratıcısı tarafından övülmüştür. Buna rağmen gönlü O’nun
sevgisiyle dolu her insan, O’nu övmenin gayreti içinde olacaktır. Şeyh
Galib’in dediği gibi, Allah’a şirk koşmak en büyük günahtır; fakat
Peygamberimiz’i övmede Allah’a ortak olmak isyan olmasa gerektir:
Senin medhinde şirket eylesem Mevlâ’ya ma’zurum
Bu bâbda cürm ü isyana bakılmaz yâ Rasülallah!
Kaynaklar
- Yeniterzi, Emine, Divan Şiirinde Na’t, Diyanet Vakfı yay. Ankara 1993
- Yağmur Dergisi, Na’t özel sayısı, Nisan-Mayıs-Haziran 2002
- Türk Dili ve Edb. Ansiklopedisi, cilt6, Dergah yay.
- Bağcı, Rıza, Bizim Edebiyatımız, Kaynak yay, İzmir, 1997
- Karakoç, Sezai, Gün Doğmadan, Diriliş yay, İstanbul, 2001
- Çalışkan, Adem, Su Kasidesi Şerhi, Diyanet yay. Ankara, 1992
- Günümüz Dilinde Hz. Peygambere Na’tlar, Diyanet Vakfı yay. Ank.,1991
kaynak: milletruhu.com