23/1/2007
Üç Osmanlı yazarı Nobel Edebiyat Ödülü almıştı
Yazar: Mustafa Armağan
Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat
Ödülü’nü alması geniş yankı uyandırdı. Bu ödülü alan ilk Türk olduğu
manşetlere kadar çıktı. Ancak konunun bir de tarihe ilişkin kısmı var.
Hem Nobel ödüllerinin, hem de Osmanlı’nın yakın tarihine eğildiğimizde
şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşmaktayız. Eğer Osmanlı Devleti 19.
yüzyıldaki gibi devam etmiş olsaydı, bugün bir değil 4 Nobel’imiz
olacaktı .
Geçen yıl 12 Ekim 2005 günü The Guardian gazetesinde The Sea (Deniz)
adlı romanıyla ciddi bir ödül kazanan İngiliz yazar John Banville ile
yapılan söyleşi yayınlanmıştı.
Banville, İrlanda kökenli İngiliz
yazar ve sanatçılarının uzun bir listesini yapıyor ve İngiliz edebiyatı
içinde bir “Irish” (İrlandalı) damarını vurguluyordu. Oradan çağrışım
yaptı. “Sahi, İngilizler, idarelerindeki millet ve dillerin İngilizce
içindeki maceralarını da “İngiliz edebiyatı” kapsamında mütalaa
ederken, biz neden Osmanlı için aynısını yapmayalım ki? Diye düşündüm.
Mesela bir “Boşnak Osmanlı edebiyatı”, bir Gürcü, Arap, Yunan, Sırp,
hatta Macar Osmanlı edebiyatı neden olmasın? Bunlar büyük Osmanlı
şemsiyesi ve medeniyeti altında yaşadılar ve nefes alıp verdiler.
Öyleyse, “Osmanlı edebiyatı” terimini de yeniden tartışmaya açmamız
gerekmez mi?
Osmanlı edebiyatı, yalnızca Osmanlıca, yani Arap harfli Türkçe
metinlerden mi oluşuyordu? Hayır: Mesela Karamanlıca neydi? Mübadelede
Yunanistan’a giden Karamanlı Türkler Yunan alfabesiyle Türkçe
yazmıyorlar mıydı? Yazılan bal gibi Türkçeydi ama harfler Yunan
alfabesindendi:
O zaman Türk edebiyatı da kapsama alanını genişletmek durumunda.
Nitekim ilk romanımız kabul edilen Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Tal’at
ve Fitnat”ının tahtına da, bir Osmanlı Ermenisi Hosep Vartan’ın Ermeni
harfleriyle ama Türkçe kaleme aldığı 1851 tarihli “Akabi Hikâyesi”ni
geçirmemiz gerekiyor.
Velhasıl Türkçenin sınırları genişliyor, onun ateşinde Osmanlı’nın
sınırları genleşiyor. Osmanlı’ya bakışımız büyük ölçüde değişiyor.
Tabii bu durumda Nobel’e bakışımız da değişmek durumunda.
Osmanlı Devleti’nin, son zamanlarında parsel parsel paylaşıldığını
biliyoruz. Nihai paylaşma ise Birinci Dünya Savaşı’nda gerçekleşti ve
Balkanlardan Kafkaslara, Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan bu
devletin bünyesinden onlarca devlet, onlarca millet doğdu. Bu devlet ve
milletler bütün nesillerini bizimki gibi on yılda “yarattıkları”nı
iddia etseler bile, kökleri Osmanlı’ya dayanıyordu ve Osmanlı’nın
etkilerini, 1980’lere kadar üzerlerinden atamadıkları gibi, bu zengin
ve verimli etki sayesinde kazandılar bir kısım başarılarını. Bizde bile
Mesela Yaşar Kemal’in İnce Memed tipi bile ancak bir Osmanlı şemsiyesi
varsa yeşerebilirdi. Ne kadar inkâr etmeye çalışırsak çalışalım,
Osmanlı’nın üzerimizdeki etkisi, olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte
kalıcı olmuştur. Bunu iyi bilelim.
Bu açıdan bakarsak üç Osmanlı kökenli yazarın edebiyat dünyasının bu en büyük ödülüne sahip olduğunu görürüz. Bunlar İvo Andriç, Yorgo Seferis ve Elias Canetti’dir.
İvo Andriç: “Bizim romancımız”
1961 yılında Nobel’le ödüllendirilen İvo Andriç’i bir Osmanlı eseri köprünün yaklaşık 4 asırlık macerasını anlattığı Drina Köprüsü’yle tanıyorsunuz. Andriç 10 Ekim 1892’de Travnik’te doğmuş. Travnik Bosna’nın en ziyade Osmanlı kokan şehirlerinden birisi. “Vezirler şehri” deniliyor, çünkü çok sayıda vezir yetiştirmiş saraya. Buram buram Osmanlı kokan bu şehirden bir Sırp yazar çıkıyor ve Vişegrad şehrindeki bir köprüyü anlatarak Nobel Ödülü’nü kazanıyor. 1892’de Bosna Avusturya’nın işgalinde bulunuyor ama henüz resmen Osmanlı’ya bağlı. Bu bağ, 16 yıl sonra kopacak ve 1908’de Bosna, Avusturya tarafından resmen ilhak olunacaktır. Andriç’in ilginç yanı, Boşnak kardeşlerimiz biraz duygusal davranarak onu mahkûm etse de, aslında “bizim romancımız”dır. Nitekim 1964 yılında Büyük Doğu dergisine yazdığı “Romancımız İvo Andriç” yazısında Sezai Karakoç bu durumu bütün berraklığıyla vurguluyor, şöyle diyordu:
“1961 yılı Nobel Edebiyat Armağanı Osmanlı edebiyatına verilmişti denilebilir. Hatta Osmanlı romanına. Çüntü: Bu yıl Nobeli alan İvo Andriç, bir Yugoslav yazarı, bir Slav yazarı, hattâ Avrupalı bir yazar olmaktan çok, bir OSMANLI YAZARIDIR. Gönüllü olarak Osmanlı tebaası bir yazardır sanki. Yalnız romanlarının kahramanlarıyla değil, yalnız romanının “zaman”ıyla değil, yalnız “mekân”ıyla değil, yalnız romanında örülen oluşlar ağıyla değil, batan bir dünyayı [Osmanlı dünyasını – M.A.] yavaş yavaş ortaya çıkarmayı deneme niyeti ve tarzıyla da, her biri bir yöne giden insan kütleleri içinde, imparatorluğun ağırlık merkezi olan bir bölgenin halkını değerlendirme ve bir medeniyet tarzı olarak sunma, orijinal bir kadro yakalama ve bundan yeni bir estetik kurma farkıyla da Osmanlıdır İvo Andriç.” (“Edebiyat Yazıları II”, Diriliş Yayınları, 1986, s. 101.)
Bunları Necip Fazıl’ın dergisinde
yazan Karakoç, daha da ileri gider ve Andriç’i Osmanlıların “Homeros”u,
eserini de bizim İlyada ve Odise’miz ilan eder. Bu eser, Osmanlı
çoğulculuğu ve çok yanlılığının içinden yükselen “birlik türküsü”nü
çağırmaktadır. Velhasıl, İvo Andriç iki açıdan Osmanlıdır. Bir: Henüz
Osmanlının terinin soğumadığı bir zamanda ve mekânda dünyaya gözlerini
açması ve oradan beslenmesi anlamında. İki: Eserine bu batmakta olan
dünyanın son ışıklarını, veda türküsünü serpiştirdiği anlamda. Yani
kendisi Osmanlı olabilirdi ama eseri başka telden çalabilirdi ama bunu
tercih etmedi. Eleştirdiği tarafları olsa bile, o bir Osmanlıydı,
Osmanlının zenginlik ve derinliğini başarıyla yansıtarak ünlendi.
Kendisinden, geçmişinden utanmadan, ona sövmeden, onunla yüzleşti,
ondan beslendi ve kazanan o oldu.
Yorgo Seferis: Nobel’in İzmirlisi
13 Mart 1900’de İzmir’de bir Rum çocuğu dünyaya geldi. 14 yaşına
kadarki çocukluğu İzmir’de geçti. 1914′te ailesi ile birlikte Atina’ya
göç etti. 1963′te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 1971′de Atina’da
öldü.
Daha İzmir’deyken şiire başladı ve “Yorgo Seferis” adını kullandı.
Şiirlerine hakim olan hava, vatanından sürgün olmanın acısı ve
Akdeniz’e, özellikle doğum yeri olan sevgili İzmir’ine duyduğu derin
nostaljidir. İzmirli hemşehrisi olan Batı şiirinin babası Homeros’a
büyük ilgi duydu ve onun şiirinden ilham aldı. İzmir’e geri dönmek
istiyordu ama 1922’de İzmir’in yeniden Türklerin eline geçişi,
ümitlerini suya düşürdü. Kendisini asıl o zaman sürgünde ve yersiz
yurtsuz kalmış hissetti. Bunun üzerine Paris’te hukuk tahsili yapmış
olmasına rağmen diplomasiye geçmeye karar verdi. İngiliz Dışişlerinde
çalıştı. Arnavutluk, Güney Afrika, Mısır, Türkiye (Ankara), Lübnan,
Suriye’de elçi müsteşarlığından büyükelçiliğe dek çeşitli kademelerde
görev aldı. Daha da ilginci, 1959’da Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü
Zorlu ile birlikte bağımsız Kıbrıs’ın önünü açan Londra Antlaşması’nın
mimarlarından oldu.
Seferis’in diplomatik misyonla tayin olduğu ülkelere bakarsanız, eski
Osmanlı toprakları etrafında dolaştığını görürsünüz. İmparatorluk
dağılırken, köklerinden kopan ve savrulan acılı bir nesle mensuptu o.
Bir anafordu yaşanan; ama bazılarının sandıkları gibi yalnızca
“azınlıklar”ın kapıldığı bir anafor değildi. Seferis’in memleketine
dönüş umutlarını yitirdiği 1924 yılında bir başka Osmanlı, Mehmed Akif,
bu defa ana vatanın gövdesinden koparak eski bir Osmanlı toprağı olan
Mısır’a savrulacaktı.
İmparatorluğun sonu ve sürgünlük: Binlerce yetişmiş ruhun evlerinden
koparak kendilerine yeni bir yurt aradıkları, ne çare ki, bulamadıkları
sürecin iki hazin çığlığı olarak kanat çırpıyor kâinatımızda.
Elias Canetti: Nobel alan son Osmanlı çocuğu
Son “Nobelli Osmanlı” ise belki romanlarını okuduğunuz ama Osmanlı
olduğunu bilmediğiniz biri: Elias Canetti. 1905’de Bulgaristan’ın
Rusçuk şehrinde bir İspanyol Yahudisi (Sefarad) ailesinde doğmuş. 6
yaşındayken ailesi Manchester’a göçmüş. Burada babasını kaybedince
annesi çocuklarını alarak Viyana’ya dönmüş. 1994’te ölen Canetti, Nobel
Edebiyat Ödülü alan “son Osmanlı” olmuş (1981).
Canetti’nin ölümünden sonra yayınlanan hatıraları (The Tongue Set Free
adıyla 1999’da basıldı) onun Osmanlı arka planına güçlü ışıklar
tutuyor. “Kendimi”, diyor yazarımız, “daima Türkiye’den gelmiş gibi
hissetmişimdir. Sonraları yaşadığım hiçbir şey yoktu ki, Rusçuk’ta onu
yaşamamış olayım.”
Canetti renk körlüğü yaşayan dünyamıza Osmanlı Rusçuk’unun rengarenk havasını yansıtıyor:
“Tuna nehri üzerindeki Rusçuk, bir çocuk için harika bir şehirdi ve şayet Rusçuk’un Bulgaristan’da olduğunu söylersem, o günlerin resmini yanlış aksettirmiş olurum. (Anlayın canım. Yazarımızın dili, o yıllarda iç işlerinde özerk ama resmen Osmanlı’ya bağlı olan Bulgaristan Prensliği’nde doğduğunu söyleyemiyor. Bu müthiş renklilik ancak Osmanlı gibi çoğulculuğa kucak açan bir bünyede var olabilirdi demeye getiriyor.) Burada en farklı kökenlerden gelmiş insanlar beraberce yaşardı. Bir Allah’ın günü yoktu ki, 7-8 dilin konuşulduğunu işitmeyesiniz. Genellikle kırsal bölgelerden gelen Bulgarların yanı sıra onlarla aynı mahallede oturan çok sayıda Türk vardı. Onun yanında İspanyol Yahudilerinin oturduğu mahalle bulunurdu. Rumlar, Arnavutlar, Ermeniler ve Çingeneler de eksik değildi. Tuna’nın öbür yakasından Romanyalılar gelirdi; asla unutamayacağım süt annem, Romanyalıydı. Bir de şuraya buraya dağılmış Rusları görürdünüz”
Batı kriterlerine göre gerçekten de inanılmaz olan bu
çeşitlilik, bir çocuğa, 20. yüzyılın sonlarında böyle gülümsüyor ve ona
şu unutulmaz sözleri söyletiyordu: “Bu çeşitliliğin mahiyetini gerçek
anlamda hiç kavrayamadım ama onun etkileri de hiç bir zaman yakamı
bırakmadı.” Böylece 20. yüzyılın en “kozmopolit” yazarlarından
birisinin Osmanlı Rusçuk’unun çok-kültürlü havasından neleri miras
aldığını öğrenmiş oluyoruz.
Böylece 3 Nobelli ‘yazarımız’ın Osmanlı arka-planlarına bakınca, ödülü
kazanmalarını, Osmanlı dünyasının akıl almaz zenginliğine borçlu
olduklarını görüyoruz. Bir başka şeyi daha: Çocukluklarında
hafızalarına içirdikleri Osmanlı “nesîm”ini dünya edebiyatına yansıtmış
ve özgünlüklerini o bir daha geri gelmeyecek büyük dünyaya borçlu
olduklarını itiraf etmişlerdi.
kaynak: zaman.com.tr